1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Zeki TAN

  3. Sebepleri Bilmek
Prof. Dr. Zeki TAN

Prof. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Sebepleri Bilmek

A+A-

Dış veya iç Sebeplerini bilmediğimiz bir şeyi önleyemeyiz. Meşhur teoriye göre, gidin çölden 100 tane kırmızı ateş karıncası yakalayın. Daha sonra bir başka topraktan 100 tane bil-diğimiz siyah karıncayı alın ve bunların hepsini bir kavanozun içine koyun. İlk başta hiç birşey olmayacaktır. Daha sonra kavanozu elinize alın, oldukça şiddetli bir şekilde sallayın ve tekrar yerine koyun. Kavanozun içinde bir anda karıncaların birbirlerini öldürmek için savaştığı bir kaos ortamı göreceksiniz. Kırmızı karınca bunu yapan düşmanın siyah karıncalar olduğunu düşünürken, siyah karıncalar da bu kaosun nedeni olarak kırmızı karıncaları görmektedir. Oysa çok iyi bildiğiniz üzere kaosun asıl nedeni kavanozu sallayan dışardaki ellerinizdir. Kavanozun içindeki karışıklığın sebeplerini bilmediğimizden yönetemeyiz. Bu da dışardaki veya içerdeki ellerin varlığını, sebeplerini bilmek ve tanımak kadar önemlidir.

İç veya dış problemlerde uygulanan yöntemi anlatan motto şudur: “Krizi yönetmek değil (sebeplerini tespit edip) önlemek” esastır. Kadına şiddetten toplumsal şiddete kadar, sebepleri bilinmeyeni önlemek, bataklığı kurutmak yerine çıkan sinekleri öldürmeye benzer. Mesela; Terör örgütü PKK'nın 38 yıl önce Siirt'in Eruh ilçesinde gerçekleştirdiği ilk saldırı sonrası “bir avuç çapulcu” denilerek gerekli önlemler alınmayınca bugün ülkeyi bunaltacak seviyeye ulaştı. Teröre harcanan paranın (1) bir trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir. Bir de (50 000) ellibine yakın insanın hayatına mal olmuştur. Rahmetli ağabeyim Aziz Tan, 2010 Ramazanında Hakkâri’de görevli olduğu Hacı Sait Camisine sabah namazına giderken şehit edilmesi ve akabinde evimizin yakılmasının bende bıraktığı tarifsiz acının daha fazlasını evlat-larını kaybeden anneler sürekli çekiyor. Herkesin bildiği, hiç kimsenin konuş(a)madığı olayla-rın “sebeplerini” halının altına süpürmek yerine sosyologlar, psikologlar, terör uzmanları, eko-nomistler, siyasiler, güvenlik uzmanları günü geldiğinde “birilerinin ekmek teknesini” konu-şurlar mı? Bilmiyorum.

Alman filozof Immanuel Kant’ın Hollanda’lı hancıda gördüğü “Ebedi Barış” tablosun-dan mülhem olarak “Sürekli barış nasıl tesis edilir?” sorusuna cevap olarak, “Ebedî Barış Üzerine Felsefi Deneme” eserinde “Ebedi Barış, boş fikir, tatlı bir rüya, komik bir hayal de-ğildir. Aksine en yüksek ahlâki ve siyasi iyilik” olduğunu yazdığı gibi belki bizde de “iyilik yapan ahlaklı insanlar” çıkar. Yoksa kamyon arkası yazılarında geçtiği üzere “dosta selam savaşa ve acıya devam!”

Orta Doğu’da dayanışma seçeneği iflas ettiğinden barış sağlanamıyor. Bundan dolayı sürekli zulüm üreten "kurşun gibi ağır atmosfer" halen devam ediyor. Fakat her hâlükârda ba-rışa zorlamak gerekir. Çünkü dünyada benzerine az rastlanır acı manzaralar insanın yüreğini paramparça ediyor. Müslüman coğrafyanın kalbi Filistin’le beraber, İsrail’le ticaret hız kesme-den devam ediyor. Su taşıyan karınca misali boykotlar dibi delik torbaya döndü. Ayçin Kan-toğlu “İsrail-Filistin savaşı, insan haysiyetinin yeryüzüne açtığı bir savaştır. Çünkü haysiyetin

ineceği bir yer kalmadı yeryüzünde…” diyor. Ne yazık ki haysiyet yoksunu yöneticilerinin “Müslüman” olduğu; Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bazı Körfez ülkelerinde Hamas, Mısır merkezli Müslüman Kardeşlerle ilişkilendirilerek “terör örgütü” lis-tesine alınmış durumda. Çünkü Hamas’ın etkisizleştirilmesi bu ülke diktatörlerinin konumla-rını güçlendirmektedir. Bu ülke yöneticilerinin Filistin’de yaşananları İspanya’da matadorların yaptığı boğa güreşi festivallerini seyreder gibi seyretmesinin “sebeplerini” bildiğimizde olayı anlama ve anlamdırmaya farklı bakarız. Yoksa akılda kalan reklam repliğinde geçtiği üzere “nerede devlet” denildiği gibi, bugün de nerede “Müslüman ülkeler”, “Müslümanlar liderler”, “Müslüman âlimler” diyerek vahşeti seyrederek çaresizlikle avazımızın çıktığı kadar geçmişte olduğu bağırmaya ve yas tutmaya devam ederiz.

Bütün olaylar için böyledir; Sahabe arasında yaşanan “Cemel ve Sıffin” savaşlarında yetmiş bin (70 000) insan hayatını kaybetti. Bir ara barış yapmaları gündeme geldiği sırada da kimse ne olduğunu anlamadan iki taraf da kendilerini savaşın içinde buldu. Hâlbuki taraflar adamlarına, karşıdan bir saldırı olmadan kesinlikle savaşı başlatmamalarını emretmişlerdi…” (Fığlalı, Ethem Rûhi, “Cemel Vakası, DİA, VII, 320-321) Bu savaşların “dini değil siyasi ol-duğunu” siyasetin de ayrıştırıcı olduğunu bugün bile sağlıklı ortaya koyabilmiş değiliz. Tek yaptığımız şey Cemel ve Sıffin’de ölen ve öldürülenlerin ahiretteki durumlarını konuşmak. Hâl-buki ahirette “tek yetkili” Allah’tır.

Problem çözmenin sadece şiddet ve savaştan geçmediğini Orta Doğu’da yaşayanlar ha-len anlamadı. Savaşı veya kavgayı başlatırsınız iyi “yönetemediğiniz” zaman bitirmek eli-nizde değildir. Geriye ölüler ordusu ve yıkıntılar kalır. Bugün ortadoğu’da “Terörü ticarete çe-viren” silah tüccarlarının “gelir kaynağı” savaştır. Bir de demokratik olmayan yönetimlerin can suyu ve devamlılığı savaşlar sayesinde mümkündür. Böylece silah tüccarları ve otoriter yöneticiler bölgeyi savaşlar arenasına çevirdi.

Müftülük yaptığım eski yılların birisinde güvenlik toplantısına katılmıştım. Terörün de-ğişik sebepleri konuşuldu. Toplantıda üst düzey askeri yetkili “terör bataklığını” kurutmak be-nim görevim değil. Ben güvenlik eğitimi aldım, sosyolg, psikolog, ekonomist, siyaset uzmanı değilim. Canımı ortaya koyarak ancak bataklıktan çıkan sivrisinekleri öldürüyorum o da bir türlü bitmiyor. Bu problemden çıkış sadece silah değildir” dedi. Başkası şöyle dedi; “Terör sahipsiz ve kimsesizlerin kendilerini ifade ettikleri çirkin ve yıkıcı bir dildir. Bu dili inşa eden cehalet, fakirlik, sahipsizlik, işsizlik, açlık, yokluk, hayata anlam katamama, evrensel değerlerin anlaşılamaması vb sebeplerini tespit edip çözemediğimiz zaman terör hayatımızın bir parçası haline gelir. Eskiden “depremle yaşamaya” alışın dedikleri gibi “terörle yaşamaya” alışmak-tan başka alternatif bulunamayacaktır. Bu da hayatı sürekli acıyla yaşanmaya mecbur bıra-kır…”

Terörün toplumu ahtapot gibi sardığı bir dönem (1982)’de Ankara İnşaat Teknik Lise-sinden mezun oldum. Lisede okurken dışarı çıkamazdım. Çünkü her görüşün “parsellediği” sokaklar vardı. Muhsin Kızılkaya’nın dediği gibi “…Gariban halk çocukları örgütler arasında pay edildi, ellerine birer silah verildi, sokaklarda ölüm kol gezdi…” Sabah sağ görüşlüye sıkılan silahla, öğleden sonra sol görüşlüye sıkılan mermiler aynı silahtan çıkıyordu. Mesala; Sol gö-rüşlü Ümit Kaftancıoğlu ile sağ görüşlü ve Milli Türk Talebe Birliğinden Sedat Yenigün’ü öl-düren kurşunlar aynı tabancadan ateşlenmişti. Bu da 291554 nolu Lama marka tabancaydı. Ta-banca belli, kurşunlar belli ama tabancanın asıl sahipleri ve “tetiği çeken eller” 42 yıldır bulu-namadı. (https://www.karar.com) Bundan birkaç yıl önceydi; Iğdır’ın dört yol mevkiinde mey-dana gelen kavgada Şiilerin de Sünnilerin de dükkân camlarına “aynı karanlık eller” taş atı-yorlardı. Taşlar farklı, fakat atan eller aynıydı. Bir türlü bu kirli elleri tanıma cesareti göstere-medik. Tek becerdiğimiz Türkçe ve Kürtçe ağıt yakmaya devam ediyoruz.

Geçmiş yıllarda tavuğuna kış dediği için veyahut tarlayı kimin önce suvaracağı yüzün-den komşusunun fidan gibi delikanlısını öldürmeye hazır maço erkekler az değildir bu toprak-larda. Bir de üstüne yaptığıyla gurur duyması da işin cabası! Hâlbuki hayat iyi yönetilmesi gereken kurallı bir yolculuktur. Anadolu irfanında geçtiği üzere “araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.” Sel, yağmur, deprem, vb âfetler meydana geldikten sonra çok fazla ya-pılacak çalışma yoktur. Yapılması gereken, afetlere yol açan problemlerin üstesinden gelmektir. Depremde daha az zayiat verecek inşaat modelleri üretmek. Dere yataklarını yerleşime açma-mak. Erozyonu önleyecek tedbirler almak vb… Yoksa bazen “tedbir” diye yaptıklarımızla ko-mikleşebiliyoruz. Mesela; Karaçi’de Jail Chowringhee yakınlarındaki bir süpermarkette yangın çıkar. Yangını söndürmek için kolektif bir şekilde ezan okunur. Ancak işe yaramaz. İtfaiye ekiplerinin yaklaşık iki buçuk saat süren müdahalenin ardından yangın üst katlara sıçramadan söndürülür. (https://www.sondakika.com) Aslında çoğu zaman silah tüccarları gibi problemler-den beslenenlerin problem çözmeye niyetleri yok. Sorumlular “mış gibi” yapıyorlar.

Yirmi yıla yakın müftülük yaptım. Müftülük yaptığım yıllarda bazen günde üç defa vaaz yaptığım olurdu. Yaptığım vaazlarda bol bol hamasî/coşkulu dil kullandım. Çok fazla bağırdım. Kimse çıkıp “kardeşim! Niye bu kadar bağırıyorsun, bu kızgınlık niye kime?” demedi. Çünkü bizden önce bu mesleği icra ederken konuşmalarını fikre değil slogana boğan “üstatlar” da aynı minvalde kürsüye çıkıp sağa-sola nizamat veriyordu. Bol sloganlı konuşmalar dinleyenlere mü-zik misali keyif verirken fikir vermiyor. Problemlerin neden ve niçinine odaklanma yerine so-nucuna odaklanılıyordu. Hâlbuki elimizden ve dilimizden düşürmediğimiz Kur’ân olayların “sebeplerine” odaklanarak tedrici bir yöntemle krizleri çözdü.

Doktora gittiğinizde doktor hastalağınızın “sebeplerini” yapacağı tetkik ve tahliller ne-ticesinde ortaya koyar. Bu da hastayı memnun eder. Çünkü iyileşmesine yardımcı olmaktadır.

Aksi halde kanser belirtisi olup, erken teşhisle tedavi edilmesi mümkün hastanın hiçbir proble-minin olmadığına odaklanan doktor, hastanın “erken teşhis” yerine “erken ölümüne” sebep ola-caktır. Yani, Vücuda musallat olmuş mikroba söverek veya “kahrolsun” sloganıyla hastaya sahici olmayan moral vermek, vakit öldürmektir. Bunun yerine sebeplere odaklanıp bu virüsün vücuda niçin girdiğini tespit edip ilacını keşfetmeye çalışmak daha sağlıklıdır.

Alternatifsiz Psikolojik Sermaye; Güven

Hz. Peygamberin “din samimiyettir” (Müslim, Îmân, 95) duruşuna hasret kaldık. Mu-hammet ne diyorsa doğrudur içtenliğini kaybettik. İçtenlikli olmak etkilecidir. Yaşadığı top-lumda Hz. Muhammed’e duyulan güven, getirdiği vahye inansın inanmasın % 100’dü. Sebebi; ağzından çıkan her sözün içtenliği ve yaşanmışlığıydı. Hayatında çelişki yoktu. Düşmanı dahil kimseyi kandırmadı, aldatmadı, değersiz görmedi, yalan söylemedi. Kimseyi de hayal kırıklı-ğına uğratmadı. Bugün Peygamberin ümmeti olduğunu iddia eden bizlere veya dini temsil id-diasında olan dernek, vakıf, okul, kurum veya kuruluşlara duyulan güven ne kadardır? Düşün-mek gerekir. Şunu unutmamak gerekir; Güven sermayesini yitiren, âyet, hadis, kıssa ne anla-tırsa anlatsın, kimse anlattıklarına itimat etmez. Güveni kaybeden bir şeyi değil her şeyi kay-betmiştir. Çünkü güven bedendeki ruh gibidir. Ruhsuz lafızların kimseye faydası yok.

Eskiden araçların arkasına tampon yazıları yazılırdı. Bu yazılanlardan birisi de ironik fakat mesaj içerikli olan “içiyorsam sebebi vardır” sözüdür. Muhtemelen çektiği sıkıntı ve problemlerin çokluğundan kendisini alkole kaptıranın topluma verdiği mesajdır. Aslında bu-rada verilen mesaj sonuca değil sebebe odaklanmamız gerektiğinin ilanıdır. Yoksa palyatif/an-lık/geçici tedbirler almaya devam ederiz. Palyatif tıbbi bir terimdir. Hastalığın tedavisinin mümkün olmadığı durumlarda hastanın şikâyetlerini esas alarak acılarını geçici olarak gider-meye yönelik tedavi yöntemidir. Mesela; Kur’ân zekâtla zengin olmayı dini vecibe sayarken yoksulluğu yok etmeyi önerir. Fakat yoksulluğun kökünü kurutan Müslüman ülke var mı?

Eğer bir ülkenin yöneticisi fakir, halkı zenginse o ülkenin yöneticisi halkını zengin et-miştir. Eğer bir ülkenin yöneticisi zengin, halkı fakirse o ülkenin yöneticisi kendine çalışmıştır. Genelleme yapmadan Orta Doğudaki tutarsız ve ilkesiz yöneticilere bakabilirsiniz! Mesela; Ri-vayet odur ki, Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin vefatından sonra sadece 1 Mısır dinarıyla 36 veya 47 Nâsırî dirhemi çıkar. (Şeşen, Ramazan “Selâhaddîn-i Eyyûbî”, DİA, XXXVI, 337-340) Müslüman coğrafyada ahlaklı ve bilge olarak bilinen Bosna-Hersek eski başkanı Aliya İzzet Begoviç’in Oğlu Bakir İzzetbegoviç “Dünya malı namına ondan geriye kalan sadece iki takım elbise ve bir çift ayakkabı kaldı” der. Bugün Kudüs’ü “fethedeceklerin mal varlıkla-rına” bakmak gerekir. Zafere en yakın olanlar “kaybedecek bir şeyleri” olmayanlardır.

Bizi mutlu edecek pembe yalanlara sığınmaya gerek yoktur. Müslüman toplumlar iyi değildir. İyi demekle iyi olmuyor. Tıpkı sanal baklava yemekle ağız tatlanmadığı gibi. Her yıl

yapılan çalışmayla ülkelerin “İslamilik Endeksleri” yayınlanıyor. İslam ülkeleri ne kadar İs-lami? İslam ahlakının kurumsal yapıya yansıyıp yansımadığı araştırılıyor. Bunlar çalışma, eko-nomi, hukuk ve yönetişim, insan hakları, siyasi haklar ve uluslararası ilişkiler olmak üzere dört ana daldan oluşuyor. Mesela; ekonomiye dair kategoride, ülkenin yolsuzluktan uzak olması ve ekonomik prensiplerin İslami finansa uygunluğu gibi göstergelere bakılıyor. Dünyada hukuk, adalet, ekonomi, insan hakları, siyasi haklar konusunda İslam'a en uygun 10 ülkeden 9'u Avru-pa'dadır. Ahlak, adalet ve hukuk gibi evrensel değerler kimsenin tekelinde değildir.

Müslüman ülkeler arasında en yüksek sıralamada 43. sırada Malezya var. Suudi Arabis-tan 93, Türkiye 100, İran 137, Sudan 149, Afganistan ise 150 sırada yer alıyor. İşlerini İslam’i esaslara göre yaparak “İslamî” endeksteki ilk sıralarda; Yeni Zelanda, İsveç, Hollanda, Kanada, Almanya, İngiltere, Japonya yer alıyor. Bu endeksi “dış güçler” yapıyor diyenlere sormak gerekir; Müslüman ülkelerin vatandaşları kendi ülkelerindemi yaşamak istiyorlar, yoksa Batı ülkelerinde mi? Bu endeks Muhammed Abduh’un şu sözlerini hatırlatıyor; "Batı'ya gittim ve İslam'ı gördüm ama Müslümanları görmedim; Doğu'ya geri döndüm ve Müslümanları gördüm ama İslam yoktu" der. Yani Müslümanların İslam’la ilişkisi büyük oranda şekilden ibarettir.

Kişinin yeteneği ile yapacağı işi ilgilisine/ehline vermediğiniz zaman gömleğin ilk düğ-mesini yanlış ilikliyorsunuz. Kişinin “ehliyet ve liyakat” sahibi olması inançlı-inançsız olması değil, kişinin uzmanlığıdır. Çünkü yönetim beşeri bir tecrübedir. Din sadece yapılan işin “meş-ruiyetini” belirler. Kişi mesleğini kendi tercih eder, din de ona bunu icra ederken “kırmızı çiz-gileri” belirler. Mesela; Dindar, fakat zâlim yönetici mi yoksa âdil fakat inanmayan mı? Soru-suna din, inanmasa da âdil olanı meşru görür. Bir kişinin dindar olup olmadığını sadece Allah bilir. (Necm, 53/32)

Bazen yazılan yazı ve yapılan vaazlarda “İslâm Cumhuriyeti”nden söz edilir. Aslında “şeriat devleti”nden maksadın farklı ülke âlimlerinin dinin ana metinlerinden yaptıkları “mez-hebî” veya bireysel yorumlardır. Bu da olağandır. Fakat şunu unutuyoruz; şeriatle yönetildiğini iddia eden devletler vahyin getirdiği ahlak, şûra, toplumsal katılım, hukukun üstünlüğü, ehliyet ve liyakat, merhamet, özgürlük, farklılıklara tahammül vb hususlarda “Kur’ân’îlik” veya “İsla-milik” te olması gereken temel esaslardan çok uzaktırlar. Gücü elinde tutan grup diğerlerine hükmediyor.

Şeriatle yönetilen ülkeler uyguladıkları baskı ve dayatmayla kendi vatandaşlarına veya kendileri gibi düşünmeyen ve inanmayanlara “kan kusturuyorlar.” Mesela; “Şeriat”le yönetil-diğini iddia eden Afganistan, Suudi Arabistan, Pakistan, İrân, Sudan gibi ülkelerde gerçekten bugün kim yaşamak ister? Bu ülkelerin hangi yanına bakılsa savaş, cinayet, aldatma, hile, baskı, dayatma, fakirlik, sömürü ve tahakküm görülüyor. Bu ülkelerin vatandaşları bile Batı’da yaşa-mak için ölümü göze alıyorlar. Bu Batı’yı yüceltmek veya zulmünü tolere etmek değildir. Kendi

kapımızın önünün temiz olmadığını söylemektir. Yapmamız gereken; ister “şeriat”le yönetilsin ister demokrasi veya monarşi olsun ülkelerimizi daha âdil, ahlaklı, zengin, yaşanabilir, güveni-lir ve şeffaf kılmamızdır. Yoksa bu ülkelerin vatandaşları “çelik halatla bağlasan da kalmayız” modunda “diyar-ı küfrü” “diyar-ı İslâm’a” tercih ediyorlar.

Yukarıda geçtiği üzere bu ülkelerde yapılan yorumlar dinin kendisi değil, Kur’ân ve sahih sünnetin yorumlarıdır. Ne kadar ülke varsa o kadar yorum var. Ortak bir yorumun bulun-ması imkânsız. Çünkü dini metinleri yorumlayanlar yaşadıkları iklim, kültür, ekonomik ve coğ-rafi şartlardan etkileniyorlar. Paris’te Londra’da yaşayan bir Müslüman’ın yaptığı yorum ile Pakistan veya Afganistan’daki yorumcunun varacağı sonuç farklıdır. Yapılması gereken yapı-lan yorumun “vahye uygunluğu” değil “vahye aykırı” olmamasıdır.

Kur’ân âyetleri birer işarettir. Hiçbir işaret kendisine değil parmağın işareti gibi başka şeylere işaret ediyorlar. Bu işaretlerden her insan farklı anlamlar çıkarabilir. Biz çoğu zaman da işaret edilen yere değil, parmağa bakıyoruz!

Beşerin yaptığı bu yorumlar “dinin kendisi” olarak dayatılmamalıdır. Çünkü hepsi doğru veya yanlış beşeri içtihat ve yorumlardır. Bu yorumlar doğru da olabilir yanlışta. Kadın konusunda dini metinler üzerinden yapılan yorumların farklı ülkelerdeki gelenek ve kültürün etkisinden dolayı içinden çıkılmaz hale geliyor. Mesela; Pakistanlının, İranlının, Afganistanlı-nın “dini metin yorumları” farklı olunca uygulamada farklı oluyor. Pakistan’da Bayan Bena-zir Butto iki kez başbakanlık, İran’da kadınlar cumhurbaşkanı yardımcılığı ve milletvekiliği yaparken hemen yanıbaşındaki Afganistan’da dünyayı tersine döndürmeye çalışan zihniyetle kadınların eğitim hakkını ellerinden alabiliyorlar. Bunu da “dini yönetimleri” üzerinden yapa-rak ülkelerini savuruyorlar. Allah’ın kullarına “oku” emri sadece erkeklere yönelik midir?

Yönetim tarzı şekil veya görüntü yerine “fonksiyona” odaklanınca problem çözü-lür. Bugün Türkiye başta olmak üzere cinsiyetin değil “ehliyet ve liyakatın” yarıştığı dünya-nın 29 (yirmidokuz) ülkesinin Merkez Bankaları/hazineleri kadın başkanlara emanettir. İyi de yönetiyorlar. Fakat bu hususta yorumlardan yorum beğen. Herkes kendi yorumunu “dinin esası” gibi kabul ederek topluma dayatmaya çalışıyor. Farklı yorumlayanı da “hain” “işbirlikçi” “dinsiz” mezhepsiz” “modernist” diyerek “dünya cehennemi” yaşatmaktan kaçınmadı kaçın-mıyorlar. Hâlbuki bazı toplumlarda yapılan yorumların sadece “mazinin derelerinde” yaşa-nanları bugüne taşımaktan ibaret olduğu görülüyor. Yaşanan hayatla kavgalı hale geldiklerin-den ülkelerinde kimsenin yaşamak istemediği, adalet, hukuk, merhamet, güven ve emniyetin, toplumu yaşanabilirliği değil “düşük dozda” olduğu için “İslam Cumhuriyeti”, “İslam Devleti” İslam Emirliği” devletlerini örnek göstermeleri problem çözmeye yetmiyor.

İnsanlara daha cazip gelmesi için “İslam devleti”, “İslamî Banka” “İslamî Giyim”, “İs-lamî Eğitim” “İslamî Bilim”, “İslamî Konaklar” “İslamî Kıyafet”, “İslamî Site” “İslamî Yiye-cek” diyerek başına getirdiğimiz “İslam” kavramını getirmek sağlıksız “alışkanlık” halini aldı.

Bir kavramın başına İslamî lafzını koymakla İslamî, koymamakla da gayr-i İslamî olmaz. Esas olan bir kural veya esasın Kur’ân’a aykırı olmamasıdır.

Gruplaşmaların kutuplaşmaya dönüştüğü Müslüman coğrafya; her tarafı hastalıklarla kuşatılmış vücuduyla en âdil, en güvenilir, en yaşanabilir, en huzurlu, en şeffaf, en demokratın kendisi olduğunu söyleyerek veya paralı reklamcılara yaptırarak komada yaşamaya devam et-mektedir. Hasta olduğunu kabul etmeyip tedavi olmayan hasta misali hayatını topal aksak yü-rütüyor. Birisinin yüksek sesle hastalığını haykırması gerekir. Hatta bu hususta kendisini eleş-tirecek “harici zihinlere” ihtiyacı vardır. Çünkü kendi içinden “kimse ayranım ekşi demediği” için kusurlarını sürekli halının altına süpürmeye devam ediyor. Mesela; apateizm/ özellikle gençlerin dine karşı ilgisizliğinin şeffaflıkla tartışılmaması durumunda çaresiz kalacağımız ve acıklı bir hayal kırıklığına uğrayacağımız, hatta yenilgiye doğru yol alacağımızın bilinmesi ge-rekir. Din adına anlatılanların sürekli “ah! Eski ramazanlar” ve “tarihin altın sahifeleri” mo-duyla sunumu sadece vakit kaybı değil, büyük kitleyi oluşturan gençlerin de kaybıdır. Büyük bir genç kitleyi kaybetmeden yanlışlarımızla samimi olarak yüzleşmemiz gerekmektedir.

Müslüman Coğrafyadaki problemlerin çözelememesinin bir sebebi de sonuçlara odak-lanmaktır. Bu yapılmadığı zaman “defalarca aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleme aptallı-ğına” düşüyoruz.

Fakirleşme; Yol, Yöntem Bilmemek

Dünyadaki yeraltı kaynaklarının %60’ı Müslümanların yaşadığı coğrafyadadır. Bunu kaliteli insan yetiştirip değerlendirmediğinde ham maddesini senden alıp yine sana satıyor. Me-sela; Bir kilo buğdayı sattığınızda alacağınız para (bir) 1 tl’dir. Aynı buğdaydan teknoloji sayesinde makarna veya bisküvi ürettiğiniz zaman katma değeri on katına kadar çıkar. Burada bilgi ve teknoloji devreye giriyor. Bir kilo eti sattığınızda kazanacağınız para ile aynı etten sucuk üreterek kazanacağınız para aynı değildir. Yine bor madenini hammadde halinde satmakla bilgi ve teknoloji sayesinde bor madeninden orijinal ve farklı ürünler üreterek satmak daha karlı olacaktır. Bir malın satış fiyatıyla maliyeti arasında anlamlı ölçüde bazen yüksek seviyede fark varsa yani kâr oranı yüksekse bu şekilde üretilen ürünlere katma değerli ürün denir. Bunu yapacak olan bilgi sahibi insandır. Şunu unutmamak gerekir; İnsan kaynağı kal-kınma için en önemli sermayedir.

Hz. Peygamber Müslümanları sürekli çalışmaya teşvik etmiş ve bu hususta onların du-rumunu takip etmiştir. Problemlerin sebeplerine odaklanarak çözüm üretmeye çalışmıştır. Hz. Peygamber’in gönderildiği toplumda problem çözmesi dikkatlerin kendisine çevrilmesine se-bebiyet verdi. Yoksa sadece peygamber olması onu “değerli” yapmadı. 110 yıl aralıksız nesiller boyu devam eden birbirlerini öldürmekten yorulan Evs ve Hazrecin kabile savaşlarını bitirmesi dikkatlerin kendisine çekilmesine yetti.

Hicaz toplumunun gelir kaynakları büyük oranda savaş ve çapulculuktu. Hz. Peygamber onlara emek ve üretim üzerine yol göstererek rehberlik yaptı. Mesela; Ensardan bir şahıs gelip Hz. Peygamber'e fakirlikten şikâyet eder. Sonra dönüp şöyle der: "Ey Allah'ın elçisi! Bir ev halkı içinden geldim ki, yanlarına dönünceye kadar bazılarının ölmüş olacağını sanıyorum." Peygamberimiz "Git, bak birşey bulabilecek misin?" der. Adam gider ve bir yaygı ile bir bardak getirerek "Ey Allah'ın elçisi! Bu yaygının yarısını yere seriyor, yarısını da bürünüyorlardı. Şu bardakla da su içiyorlardı" der. Peygamberimiz "Bu ikisini benden bir dirheme kim satın alır?" diye sorar. Bir adam "Ben alırım" der. Peygamberimiz "Bir dirhemi kim artırır?" diye sorar. Bir başka adam "Onları iki dirheme alırım" der. Peygamberimiz "Bunlar senindir" der ve adamı çağırarak ona "Bir dirhemle ailene yiyecek al, bir dirhemle de bir balta satın alarak bana gel" der. Adam da öyle yapar ve gelir. Hz. Peygamber "Şu vadiye git, orada ne bir diken, ne bir odun bırak. Bana da on günden önce gelme" der. Adam öyle yapar ve sonra Hz. Peygamber'e gelerek "Bana emrettiğin şey bereketli oldu" der. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurur: "Bu, senin için kıyamet günü yüzünde dilenmekten dolayı lekeler veya tırmık izleri olarak gelmen-den daha iyidir. (İbn Mâce, II, 740-741; Kettânî, et-Terâtibu’l-İdariyye, II, 285)

Deprem konusunda deneyimli ülkelerden birisi de Japonya’dır. Turist olarak Ja-ponya’ya giden tasarımcı Diğdem Ay “7.4 şiddetindeki depremde sadece masanın üstündeki rujum yere düştü” der. Japonya’da insanlar gerekli tedbirleri aldıklarından dolayı depremle ya-şamayı öğrenmişlerdir. Müslüman ülkelerdeki depremlerde binlerce insan öldüğünde “tedbiri almayanlar” faturayı Allah’a çıkarırlar. Hâlbuki kullarına “zulmetmeyen” Allah bunu ret ederek “Başınıza gelen felaketler, yaptığınız hatalar yüzündendir…” (Şûra, 42/30) buyurur.

Hz. Peygamber, kötülük görüldüğünde pasif veya aktif şekilde mutlaka önlenmesi ge-rektiğini anlatırken önlenmeyen kötülüğün insanları bunaltacağını söylemektedir. (Müslim, İmân 78) Orta Doğu coğrafyası terörden, adaletsizlikten, fakirlikten, baskıdan, savaştan, cina-yetlerden, adam kayırmaktan bunaldı. Fakat Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar dâhil bütün inanç grupları “kutsal kurtarıcı” beklemeye devam ediyor.  Gelir mi bilmiyorum? 

Bu yazı toplam 1225 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
1 Yorum