1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Zeki TAN

  3. Savaş Medeniyeti Yok Eder
Prof. Dr. Zeki TAN

Prof. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Savaş Medeniyeti Yok Eder

A+A-

İlahi vahyin iki tane kırmızı çizgisi var. Birincisi inancı, fikri, dini, mezhebi ne olursa olsun hiç kimseye putperest bile olsa hakaret etmeyi kesin şekilde yasaklar. (Enâm, 6/108) Niçin? Hiçbir hakikat muhataba hakaret ederek ve söverek anlatılmaz. Hakaret ve söverek anlatılan hakikatin alıcısı olmaz. Hakaret fikir değildir. İnsana yakışan fikir sahibi olmasıdır. Hakaret ve sövme fikirsizlerin kötü malzemesidir. Başkasının inanç fikir ve düşüncesine hakaret edenler aslında kendi inançlarına hakaret ediyorlar. Bu bağlamda “Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir davranışı başkaları için de yapmayınız” altın kuralını unutmamak gerekir.

İkincisi; zulme uğramadıkça savaş ve şiddete baş vurmamadır. Çünkü savaş ve şiddetin olduğu yerde ilmi, fikri, mimari, iktisadi ve insani gelişmenin ve kalkınmanın gelişmesi imkansızdır. Savaş hem insanın yaşatılması hem de adalet ve mizanın temini içindir. Savaş eğer adalet gerçekleştirmek için değilse zulümdür.  Sadece ekonomik gelir/ganimet için yapılacak savaşlar meşru değildir.

Fikrin olmadığı yerde tek çözüm yolu şiddete baş vurmaktır. Bu da tarihten miras alınmış kültürün devamıdır. Dinin tesis etmek istediği temel paradigma barıştır. Müslüman coğrafyaların gelişmemesinin sebebi, doğrulukları dinden değil kendi yorumlarından menkul anlayışla problemleri savaşla çözmeye çalışmalarıdır. Savaşın açtığı “Yaraların kapanması” bazen yıllar alır.

Müslümanların tarihinde her hatırlandığında insanı hüzne boğan sahneler var. Bunlardan birisi, sıradan bir insanın değil devlet başkanı sıfatıyla Hz. Osman’ın Medine’de şehirde yaşayanların gözleri önünde bir bardak suya bile hasret bırakılarak eşi Naile binti Ferasifa’nın gözleri önünde şehit edilmesidir. Daha sonra koca şehirde beş-altı kişiyle gece kılınan cenaze namazından sonra Yahudi mezarlığına defnedilmiştir. Koca şehir ve binlerce sahabe devlet başkanının evine yapılan vahşi ve barbar saldırıyı önleyemedi. O gün Müslümanların tarihinde bir “İlk olan talihsiz darbe girişimi” üzerinden yapılan tartışmalar bugün bile bitmedi bitmeyecek. Müslümanların tarihindeki ilk travma bazen düşükte olsa fakat çoğunlukla yüksek seviyede tartışılmaya devam ediyor.

ABD-İsrail ve İran savaşı gibi en acımasız krizlerde bile mezhep veya ırk tartışmalarını merkeze alıp “Zulme uğramayı” göz ardı etmenin ne kadar da acımasız olduğu görüldü. Savaşlar ülkelerin sadece ekonomik kaynaklarını tüketmiyor. Bilim, kültür, sanat, mimari, tarihi eserleri geri dönülemez hale getiriyor. Belki de yıkılan binalar yeniden inşa edilebilir fakat savaşta yok edilen bazen de çalınan tek nüshalı tarihi eserlerin geri dönüşü imkansızdır. Ülkelerin asıl kaybı da tarihi eserlerin kaybıdır. Tarihteki Haçlı seferlerinde Moğol istilalarında yakılan ortadan kaybolan Dicle nehrine atılan eserlerin sadece isimleri mevcut bugün. Bir zamanlar “Dünyanın incisi” ve “Daru’s-selâm” olarak bilinen bilim ve kültür merkezi Bağdat bir milyon insanın muharebelerde atlarının damarlarından kan akıtıp içen Moğol barbarları tarafından kılıçtan geçirilmeyle “Daru’l-harab” yıkılan şehir haline geldi. O gün büyüklerinin cenazelerinde “İnsan kurban” etmekten kaçınmayan acımasız Moğol yığınlarının barbar saldırılarıyla darbe alan “İslam medeniyeti” kültürel ve siyasi kırılmalarla bugün bile halen belini doğrultabilmiş değildir.

Yağmacı ve katliamcı Moğolların tarifsiz vahşilikleri anlatılırken son Abbasi halifesi el-Mu’tasım Billah Bağdat kuşatılması sırasında sarayda eğlence ile meşgul olmuş. Sarayda raks eden ve komiklik yapan Arafe adlı cariye Moğolların okuyla vurulmuştu. El-Mu’tasım insanların problemleriyle ilgilenmek yerine güvercin yarışları ve eğlencelerle meşgul olmayı sevdiğini böylece hem kendi hem de Abbasi devletinin sonunu hazırladığını unutmamak gerekir. Yönetim işlerini Moğol ajanı gibi hareket eden veziri İbnu’l-Alkamî’ye havale edince Bağdat harap oldu. (Ocak, Ahmet Yaşar, Farklı Bir İslam Tarihi, s. 397-426)

İlahiyat fakültesinde (1983-1988) öğrenciyken tefsir metni okumayı severdim. Tefsir dersi hocam Cafer Sadık Doğru öğle vakti aralarında gönüllü olanlara Celaleyn Tefsirini okuturdu. Bu da öğrencilerin tefsire ilgisini arttırıyordu. Tefsir hocam Cafer Sadık Doğru’nun bu yakınlığı ve ilgisi tefsir bilim dalıyla ilgilenmeme sebep oldu.  Tefsir ilgi alanıma girdiği farklı fikirleriyle bilinen tefsir alimlerinden Ebu Müslim İsfahânî’nin yazdığı otuz ciltlik tefsirinden geriye sadece Fahruddin Razi’nin naklettiği bölümler var. Gerisinin bir yangın veya savaşta kaybolduğu ihtimali yüksek. Yine Ahmed b. Hanbel daha önce Müsned hadis kitabı yazan Bakî b. Mahled’in “et-Tefsiru’l-Kebir”’in izine halen rastlanmadı. Tarihçi Zehebi ve fıkıh âlimi İbn Hazm bu tefsirin benzerinin olmadığını söylerler ki muhtemelen iç veya dış savaşlarda yakıldı.

Müslümanların ilim, kültür ve medeniyet üzerine çalışmalarıyla maruf Prof. Dr. Bekir Karlığa “ABD-İsrail savaşının bir amacı da İslam kültür, ilim ve medeniyetini yok etmektir. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sadece bir devletin sınırlarını değil, doğrudan İslam medeniyetini hedef alan küresel bir projedir. Siyonist akıl Amerika’yı rehin aldı. İslam dünyası kendi düşmanını besleyen bir zihin bunalımı içinde bulunmaktadır…” tespitinde bulundu.

Bekir Karlığa’nın tespitinin üzerinden iki hafta geçmeden İran’ın yaklaşık yüz altı yıllık Pasteur Enstitüsü, ülkenin 12 eyaletinde 55 kütüphane büyük hasar gördü. Zencan'daki "Seyyid el-Şehitler Kütüphanesi" ve İlam'daki "Dehloran Sınır Alayı Kütüphanesi" olmak üzere 2 kütüphane de tamamen yıkıldı.

Gelecek nesillere barış ve huzur dolu bir dünya bırakmak için her şeye rağmen Aliya İzzetbegoviç'in dediği gibi “En kötü barış süren bir savaştan daha iyidir." Bu sözler savaşın yıkıcılığına karşı barışın zorunluluğunu vurgulayan tarihi bir yaklaşımdır. Çünkü çoğu zaman barışı beceremeyenler savaşır. Barış zayıflık veyahut çaresizlik değil toplumu sahil-i selamete çıkaracak bir bilgece kapasitedir. Toplumun kültürel hafızasını koruyacak barışı sağlama kapasitesi her yöneticide olmayabiliyor.

Tarihte Yumuşak Güç Sahibi Sebe Melike’si

İlahî vahiy milattan önce yaklaşık 965-926 yıllarında Güney Arabistan’da yaşamış Sebe Kavminin kraliçesi Belkıs’ın sahip olduğu güç ve imkana rağmen barışı öncelemesini bize şöyle aktarır. “…Hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet, istilacılar hep böyle yaparlar”.  (Neml, 27/34) Bu kıssada anlatılan kadın profilinde kalp, akıl ve mantık analizi ön plandadır. Aksi halde hata yapıp toplumuna büyük maliyetler ödetebilir. Silahın diyalogu bitirdiğini bildiğinden bundan şiddetle kaçınıyor. Kaprisli/düşüncesizce/geçici ve değişken hareket etmiyor. Vereceği kararların sonuçlarını da “tahmin” ederek veriyor. Sorumlu davranıp verdiği kararlara etrafındakiler dikkatle kulak kesiliyor. Fiziksel güç kullanımına karşı zihinsel/akıl gücünü öne çıkararak şiddete ve silaha hayır diyerek savaşa karşı tavır alıyor. Çünkü savaş sadece bedenleri, binaları, fabrikaları götürmüyor, ahlakî ve insanî değerleri de beraberinde götürüyor. Âdeta insanlık ölüyor… Ülkelerin insan sermayesi yanında tarihi ve kültürel değerleri de ülkeye anlam katar.

Savaş ve Kültür Tahribi

Yukarıda geçtiği üzere barış sadece insanları korumuyor aynı zamanda geçmişin bugüne bakan yüzü; tarihî ve sanat eserleri, el yazması kitaplar da kurtarılıyor. Fakat savaşta en değerli eserler yok ediliyor. Mesela; Amerika’nın Irak’ı işgalinde talan edilen Bağdat Müzesi ile elyazması tarihî kitapların akıbeti bugün de bilinmiyor. Bağdat Ulusal Kütüphanesindeki bir milyon kitap ve belge yakılma veya yağma sonucunda yok oldu. Cengiz Han’ın soyundan gelen Hülagu’nun 1258’de Bağdat’ı işgal ederek bütün kitapları Dicle’ye atmasında bile böyle bir barbarlık olmadı. Suriye’deki savaşta tahrip edilen dünyanın sayılı tarihi miraslarından biri olan dört bin (4000) yıllık Palmira Antik şehrin yeniden imarı mümkün değildir.  Rusya Ukrayna’ya açtığı savaşta Mariupol kentindeki müzelerde bulunan 2.000’den fazla sanat eserine el koyarak, kendi kontrolündeki Donbas bölgesine taşıdı. Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapan İran’ın bu yıpratıcı savaşta kaybettiği bilim merkezleri, tarihî ve kültürel varlığını yeniden geri getirmek mümkün değildir. Her hâlükârda vahyin ifadesiyle “Barış hayırlı olandır…” (Nisa, 4/128)

Amerika gibi bir devletin yönetimine kimin getirilmemesi gerektiğine dair bilgi edinmek isteyen ABD Başkanı Donald Trump’ın profiline baksın. Savaş sürdükçe yıkımın büyüklüğü de artıyor. Savaşta ne ahlak ne de hukukunun dikkate alınmadığı bu günlerde “İran’ı taş devrine çevireceğim” diyen ABD Başkanı Donald Trump’a Arnold Schwarzenegger, “Sen başarısız bir lidersin. Tarih, senin Amerika’nın en kötü başkanı olduğunu yazacak. Ama işin iyi tarafı şu ki, yakında eski bir tweet gibi unutulacaksın” diyerek sert şekilde eleştirdi. İran gibi tarihi ve kültürüyle bilinen bir ülkeyi yakmak ve yıkmakla tehdit eden bir ülkenin tarihte iyilikle anılmaz. Bunu Amerikalı insanlar dile getiriyor.   Trump hakkında kitap yazmış Gwenda Blair: "Trump bir tüccar ve sattığı şey kendisi- inandığı şey de. Kamusal açıdan son derece disiplinsiz, aşırı derecede narsist bir kişiliğe sahip. İlgilendiği tek şey kendi hayatı. Papa 14. Leo’nun dediği gibi “Kendine tapınmayı” çok seviyor.

 

Bu yazı toplam 902 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
5 Yorum