İmanın İnsan Hayatındaki Önemi ve Etkisi
İman, ibadetlerle salih amellerin temeli konumundadır. İman olmadan ibadet ve salih amellerin uhrevî karşılığı söz konusu değildir. İman, insan hayatında son derece büyük bir ehemmiyeti haizdir. İman, psikolojik, sosyal, siyasal, kültürel ve iktisadi olarak insan hayatını kuşatıp şekillendiren en etkili unsurdur. Bireylerin kılık kıyafetinden giyim kuşamına; şehirlerin mimari yapısından toplumun sosyal, siyasi ve kültürel etkinliklerine; düğün merasiminden cenaze merasimine; insanların isimlerinden yiyecek ve giyeceklerine kadar hayatın her alanında en önemli ve en büyük etken imandır. İnanan bir kadının İslâmî kurallara göre giyinmesi, imanın bir tezahürü olduğu gibi, inanmayan bir kadının bedeninin büyük bir kısmını teşhir ederek dolaşması inançsızlığın bir neticesidir. İslâm beldelerinin her mahalle ve köyünde bir caminin varlığı, inancın İslâm beldelerindeki bir mührü ve göstergesi konumundadır.
İman veya inançsızlık, insanın hareket ve davranışlarını etkileyen en önemli faktördür. Samimi, şuurlu, imanı kâmil bir Müslüman, elindeki bir ekmeğini bölüp yarısını başkasına verebilirken, hatta bazen başkasını kendisine tercih edebilirken; inançsız insanların büyük bir kısmı imkân sahibi olmakla birlikte başkasının elindekini ellerinden çekip almaya çalışır.
Şuurlu bir Müslüman, anne ve babası için elinden gelen her türlü fedakârlığı yapar, onların her türlü ihtiyaçlarını tedarik eder, gerektiği takdirde altını bile temizler. İnanmayan bazı insanlar ise basit bir nedenden dolayı anne veya babasını tekme tokat dövebilirler.
Allah’tan korkan bir Müslüman, yolda yürürken karıncaya basmamak için itina gösterirken, inanmayan bir insan kız çocuğunu diri diri toprağa gömebilir. Cahiliye döneminde Arapların zaman zaman kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin sebebi küfür ve şirk idi. İnanan insan, Cenâb-ı Allah’ın rızasına göre yaşarken, inanmayan insan nefsi ve şehveti için yaşamaktadır. Âyet-i kerimede, “Şüphesiz Allah, inanıp salih amel işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kâfir olanlara gelince onlar (dünyanın nimetlerinden) yararlanır, hayvanların yedikleri gibi yerler. Onların kalacakları yer ise ateştir.” (Muhammed, 47/12.) buyrularak bu hususa dikkat çekilmektedir.
Hayâ ve hicabın yegâne kaynağı da imandır. İmanı kâmil bir insan, evlatlarının yanında bile avret yerlerini örter, elbiselerini çıkarmaktan hayâ ve hicap duyar; inanmayan bir kadın veya erkek vücudunun tamamını veya büyük bir kısmını teşhir ederek sokaklarda dolaşabilir.
Can ve mal güvenliğinin en önemli kaynağı da imandır. İnsanların Allah’tan korktuğu, Müslümanların bozulmadığı dönemlerde birçok İslâm şehrinde gece vaktinde bile dükkânların kapıları kilitlenmiyordu. Allah’a inanmayan veya Allah’tan korkmayan insanlar ise bankaların şifrelerini kırıp içini boşaltabiliyorlar.
İyi bir Müslüman, ihtiyaç sahibi insanlara yardım elini uzatırken veya karşılıksız olarak borç verirken, Allah’tan korkmayan insanlar, tefecilik yapıp zor durumda kalan insanların durumunu istismar ederek kendilerinden katmerli faiz alırlar.
İman, insan ile hayvanı birbirinden ayırtan en önemli hususiyettir. İnanan bir insan sorumluluk duygusu taşır, Yüce Rabbine kulluk eder, helal haram kavramlarını tanır ve Cenâb-ı Allah’ın kendisi için çizdiği helal dairesinde hayatını idame ettirir. İnanmayan insanlar sorumluluk duygusu taşımaz, Yüce Allah’a itaat etmez, helal haram kavramı tanımız, hayvanlar gibi yer, içer, nefsanî ve şehvanî duygularını tatmin etmek amacıyla her yola başvurur, bu uğurda her türlü fiil ve hareketi meşru görürler. Müşrik bir erkek her gün farklı bir kadın, müşrike bir kadın da her gün farklı bir erkekle birlikte olmakta beis görmezler. Böyle bir hayat, helal haram bilmeyen ve sınır tanımayan hayvanların hayatından farksızdır. Bu nedenle kâfirler âyetlerde hayvanlara benzetilmektedir. Bir âyet-i kerimede, “Ant olsun ki biz cehennem için cin ve insanlardan çok kişi yaratmışız. Bunların kalpleri vardır, ancak bu kalplerle anlamıyorlar, gözleri vardır, ancak bu gözlerle görmüyorlar, kulakları vardır ancak bu kulaklarla duymuyorlar. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar…” (A’râf 7/179.) buyrulurken, diğer bir âyeti kerimede “Şüphesiz ki Allah, iman edip salih amel işleyenleri zeminlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar, kafir olanlara gelince onlar dünyadan yararlanır ve hayvanların yemesi gibi yerler…” (Muhammed, 47/12.) buyrularak bu hususa dikkat çekilmektedir.
İman, insanoğlunun yolunu aydınlatır, ona doğru yolu gösterir, yanlış, gayri ahlakî ve insan onuruna yaraşmayan fiil ve hareketlerden insanı korur. İnsanoğlu vahyin nuru ile aydınlanmadığı takdirde ise bireysel ve toplumsal olarak yanlış, batıl ve insan onuruna yaraşmayan pek çok sapık adet ve geleneklere düşebilir. Bu nedenle âyetlerde İslâm nur, küfür ve şirk karanlık olarak nitelendirilmektedir: “Allah iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkarır, kâfirlerin evliyaları ise şeytandır, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır…” (Bakara, 2/257.), “Bu kitabı sana indir dik ki insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarasın…” (İbrahim, 14/1.), “O, (Allah) kuluna apaçık âyetleri indirir ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın…” (Hadîd, 57/9.)
Karanlık biri maddî, diğeri de manevî olmak üzere iki kısımdır. Maddî karanlık güneşin batmasıyla dünyanın karanlığa bürünmesidir. Manevî karanlık küfür ve şirk ile insanın şahsiyet, şeref, haysiyet ve onuruna yaraşmayan her türlü fiil, hareket ve geleneklerdir. İnsanın Yüce Yaratıcıyı bırakıp Güneş, Ay, yıldızlar veya putlara tapması, cahiliye döneminde müşriklerin kız evlatlarını diri diri öldürmesi, insanın şeref, onur ve şahsiyetine yaraşmayan zina, helal haram konusunda sınır tanımamak ve benzeri hareketler Kur'ân nazarında manevî birer karanlıktır.
Cahiliye döneminde dünyanın farklı bölgelerinde var olan batıl ve çirkin birtakım adet ve gelenekler Kur'ân’ın bu yaklaşımını doğrulamaktadır. Cahiliye döneminde İran’da kadın toplumun ortak malı sayılıyordu. Bunun istisnası yoktu, kraliçe de buna dâhil idi. Mazdek dininin kurucusu bunu savunuyordu. Bir gün imparator ve imparatoriçeye hitaben şunu söylemişti: İmparatoriçe sadece kocasına ait değildir; aksine herhangi bir erkek imparatoriçe de dâhil istediği kadına sahip olma hakkına haizdir. (Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, s. 33.) İran’da evlilik konusunda herhangi bir kayıt ve sınırlama söz konusu değildi. Ebeveyn ile evlatları, kız ve erkek kardeşler arasındaki evlilikler meşru kabul edilir, hatta teşvik ediliyordu. (Bûtî, Fıkhu’s- Sîreti’n-Nebeviyye, s. 44.)
Roma’da kadının hiçbir hakkı söz konusu değildi. Koca isterse onu döver, isterse hapseder, isterse işkence yapar, isterse de öldürürdü. Kadın Roma hukukunda bir şahıs olarak değil, bir “eşya” olarak tarif edilmekteydi. (Şiblî, Asr-ı Saadet – Büyük İslâm Tarihi- 4/ 141.)
Araplar ikamet halinde kendi elleriyle yaptıkları putlara, sefer halinde ise güzel taşlara tapardı. Zaman zaman kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kadına mirastan pay verilmediği gibi, kadın bazı durumlarda bir meta gibi miras olarak kalabilirdi. Çok evlilikte sınır yoktu; 5 hatta 10 kadın ile evli olanlar vardı. Bu ve benzeri hareketler İslâm nazarında inançsal ve ahlakî karanlık kabul edilmektedir. Bu nedenle Kur'ân’da İslâm nur, küfür ve şirk karanlık olarak nitelendirilmektedir.
Selam ve dua ile.


YAZIYA YORUM KAT