Cinsiyete Üstünlük Yükleme
Geçen gün lisansüstü çalışma yapan bir öğrencimizle sohbet ederken söz gelip tarihteki yorumlara dayandı. Öğrencimiz geçmişteki yorumlar konusunda “Seçmeci” davranmak yerine toptancılık tavrıyla hareket ediyor. Âdeta “Kutsayarak” alıp zihnine dolduruyordu. Mesela; son dönem tarihçiler İmam-ı Taberi için “Hâtibu’l-Leyl” gece odun toplayan anlamında eline ne geçerse yüküne dolduran ifadesini kullanır. Halbuki tarihçi ve müfessir Taberî kendi ifadesiyle yaşadığı dönemde öğrendiği ve duyduğu doğru yanlış ne varsa tahkik ve eleştiriden geçirmeden kayıt altına aldığını tahkik ve eleştirinin okuyanlar tarafından yapılması gerektiğini anlatır. Çünkü insanlar genellikle içinde yaşadıkları siyasi, tarihi, kültürel, ekonomik şartların etkisinde düşünür ve yazar. Bazen hapishane ortamı bile farklı yorumlar yaptırır.
Geçmişten devraldığımız kültürel ve ilmi mirası mutlak hakikat kabul etmeyi inadına savunuyoruz. Halbuki her eski doğru, her yeni de yanlış değildir. Eski eski olduğu için yeni de yeni olduğu için kabul veya reddedilmez. Doğruluğuna bakılır. Gül de bülbül de eskidir fakat ”Farklı bakış “ sahibine her dâim yeni anlamlar fısıldar. Sürekli geçmişteki “Hz. Ömer’in adaleti” sloganlarını dilimize pelesenk ederek geleceğe ait söyleyecek mesajı olmayanlara kimse iltifat etmez. İlahî uyarı ve tarih okuma şöyledir: “Geçmiş milletler tarihe mal olmuştur: Onların yaptıkları onları, sizin yaptıklarınız sizi bağlar. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” (Bakara, 2/141) Sağlam ve doğru hafızadan kopmadan “Eski sazdan yeni sesler” çıkarılabilir. Yoksa “Eski sazdan eski sese” kimse prim vermez, vermiyor.
Bugün büyük oranda ortak geleceğe bakmalıyız. Tıpkı ihtiyaç oldukça sürücünün aracın arka tarafını kolaylıkla görmesini sağlamak için sürücü koltuğunun üzerine yerleştirilen dikiz aynasına bakmak gibi davranmalıyız. Dikiz aynasına bazen bakılması gerekirken çoğunlukla dikiz aynasının otuz kat büyüklüğündeki ön camdan ileriye bakılarak sağlıklı yol alınır. Sürekli dikiz aynasına bakmak hata yaptırır. Ne yazık ki Orta Doğulular hem dizilerinde hem de konuşmalarında sürekli geçmişe atıf yaparak ne büyük kahramanlıklar yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar. Geleceği de inşa edeceklerine figüranlık tavırlarıyla “Önceden her şey yazılmış” çalışmamıza gerek yoktur diyen Cebriye mezhebi kader anlayışını yeniden hayata geçiriyorlar.
Geçen gün Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki odamda tefsir alanında doktora yapmış bir arkadaşla sohbet ederken “Efdaliyet” kavramının çok anlamlı olduğunu ve bir kavramın “Kur’an bütünlüğünden koparılarak anlamlandırmayı” ıskalayarak Yahudi ırkının ve erkek cinsinin “Torpilli” olduğundan efdal/üstün olduğunu anlatmaya çalıştı. Ben de ona bu söylediklerinize isminizi vermeden bu konuda verilmiş bir cevap olarak değil; bir düşünme pratiği olarak kaleme alacağım dedim. Bu sorumu sessizlikle geçiştirdi. Aslında Sanatçı Ahmet Güneştekin “Sessizlik pasif bir durum değil. Bazen sessizlik en güçlü itirazdır. En yüksek sesle söylenmiş bir cümleden daha etkili olabilir” dese de ben “Sükût ikrardan gelir” fehvasınca “Düşünme ve yazma pratiğimi” kelimelere döktüm. Fakat sanal dünyada göze ve hazza hitaptan dolayı yapılan paylaşımlar insanları hipnotize etmiş durumda.
Günümüzde bilgiye ulaşmak son derece kolay fakat doğru bilgiye ulaşmak her zamankinden daha zor. Geçmişin kodlarıyla bugünün sağlıklı ailesini inşa etmek zordur. İnsanlar piknik semaveri gibi kor ateşinin sönmemesi için sürekli ilgilenilmesi gereken evlilikte bile emek vermeden ve kolay olanı tercih ediyorlar. Bir de doğru bilgiyle yanlış bilgi aynı ekranda aynı kapta ve aynı ciddiyetle sunuluyor. Bundan dolayı “Sesin frekans yüksekliği” doğruluğunun ölçütü gibi algılanıyor.
Bilgiden yoksun vatandaşa da bütün bilgi sermayesi sosyal medyayı iyi kullanmadan ibaret olana birisi ahlaki derinliği olan tasavvuf kültürünü de tersyüz ederek “Ahirette korkmanıza gerek yoktur. Melekler size soru sorduğunda Nakşi tarikatına mensup olduğunuzu söylersiniz. Melekler size cennetin yolunu gösterir.” demiş. Bu sözlerin sahibinin ahirette Allah’a ait olan cennete adam koyma yetkisini “Kendi topluluğunun özel mülkü” gibi görmesinin Kur’ân’dan onay alması söz konusu değildir. Ne yazık ki Orta Doğu’da yozlaşmış böyle bir inanca inanan milyonlar var. Halbuki Hz. Peygamber’in annesi kadar sevdiği kızı Fatıma’ya bile yapamadığı ayrıcalığı (Buharî, Vesâyâ 11; Müslim, İman 348) birilerinin simbiyotik ilişki/yakınlık içinde olduklarına bol keseden “Endüljans belgesi”/Affetme belgesi dağıtılmasının karşılık bulması psikolojik ve sosyolojik olarak incelenmeye değerdir. Şunu da unutmamak gerekir; Doğru bilginin eksikliğinden ehliyetsiz/kör satıcının kör alıcısı da eksik olmaz.
Farklılık mı Üstünlük mü?
İnsanın bilgi seviyesi, dinin tabiatı, coğrafyanın etkisi, âyetlerin özelliği çok anlamlılığa götürür. Mesela: Kur’ân’da efdaliyet kavramı “artmak, fazlalaşmak, üstün gelmek, karşılıksız iyilik, lütuf, üstünlük, güzel ahlâkta üstün derece, bir şeyin kendine özgü farklılığı, meziyeti ve fonksiyonları anlamlarına gelir. Burada elbette çok katmanlı ve anlamlılık zenginliği var. Fakat bu anlamlardan herhangi birisini tercih ederken Kur’ân bütünlüğünü gözden kaçırmamak gerekir. Kur’ân bütünlüğüne bakıldığında vahiy salt cinsiyet üstünlüğünü reddeder. Üstünlüğü “Takva/sorumluluk duygusu/duyarlılık ölçütüne bağlar. İnsanın kendi tercihinden kaynaklanmayan cinsiyet nasıl üstünlük ölçüsü olabilir? Üstün cins varsayılan torpilli erkeklerin siyasi, iktisadi güç ve karar merkezinde konuşlanmaları, karşı cinsi koruma ve kollama yerine aleyhlerine kullanmaya götürdü.
Mesala; Nisa sûresi 34. Ayetinde geçen “Erricâlu kavvâmûne ‘alâ annisâ-i bimâ faddala(A)llâhu ba’dahum ‘alâ ba’din vebimâ enfekû min emvâlihim” “Allah bazılarını bazılarından farklı kıldı…” ifadesi meallerde “Faddale” kavramının “Üstün kıldı” şeklinde çevrilmesi Kur’ân’ın üstünlüğü cinsiyet veya kazanca bağlamak yerine “Takvaya” (Hucurat, 49/13) bağlamasıyla çelişir. Hz. Peygamber veda hutbesinde bütün insanların Âdem ve Havva’dan geldiğini “Üstünlüğün takva” ile olduğunu anlattı. Fakat ne yazık ki kısa süre kavramlar ters yüz edilerek yanlış anlamalara kapı aralandı. Toplumun yarısını oluşturan kadın cinsinin dini metinler kullanılarak aşağılanması Batı dünyasında “Feminizm” hareketini doğurdu. Doğu’da farklı cenahlarda kavgalara dönüşecek duruma geldi, getirildi. Günümüzde kadınların sosyal rollerinin değiştiği müsellemdir. Değişen dünyada tamamen steril, kendi içine kapanarak yaşanan hayatta neler olduğuyla ilgilenmeyenler hem kendisi kalamaz hem de yenilenmeyi beceremez.
Sosyolog Ümit Meriç “İslam’da kadının dünyası ile erkeğin dünyası kesinlikle ayrıdır; ancak İslâm cinsiyetleri birbirinden hem ayırır hem birleştirir hem farklılaştırır hem karşılıklı tamamlar. Bu yüzden her cinsin kendine göre ayrı bir değeri vardır…” Kimse kimseden üstün değil farklıdır. Bu farklılık birbirine muhtaç eder. O onsuz O da onsuz yaşayamaz. Şâir’in dediği gibi “Ben sana mecburum” modunda yaşamaktır. Çünkü kadında olmayan meziyet/özellikler erkekte vardır. Kimse kimsenin yerine ikame edilemez. Eğer erkek ile kadın arasında bir “Tercih veya değerlilik” verilecekse öncelik kadınındır. Değerli, kıymetli olmakla üstün olmak farklıdır. Hz. Peygamber’e "Kime iyilik yapayım?" diye sorulduğunda üç defa "Annene" buyurmuş, dördüncü soruda ise "Babana" cevabını vermiştir. (Buhari, Edeb 2; Müslim, Birr 1) Benim dünyamda da annem hep öncelikli, değerli ve unutulmaz oldu. Halen Orient marka saatini kaybolur korkusuyla takmıyor, sabah namazlarından sonra zikrini yaptığı tesbihini emaneti mukaddesi gibi saklıyorum. Evimizin yönetiminde hatta bizim eğitimimizde babamı bilirdik. Fakat daha sonra “Yuvayı dişi kuşun yaptığı” fehvasınca asıl işin büyük oranda annemin müdahil olduğunu sonradan öğrendim. Erkek çocukların bile az sayıda okula gittiği 1970’lerin Hakkari’sinin Dağsu köyünden Sakine Ablamı okula göndermesi oldukça anlamlıydı. Bir annenin evladını ne kadar sevdiğini annemin Aziz abime gösterdiği ilgide gördüm. “Ben de “Anneciğim bana dua et” dediğimde telefonuma profil notu yaptığım “Evladım! Bir annenin evletlarını ne kadar sevdiğini çocuğun olduğunda anlarsın” diyerek unutulmaz ârifane sözü söylemişti.
En mutlu aile ve başarılı toplumlar kadın erkek herkesin aynı düşündüğü toplum ve aileler değil; yaratılışları ve fıtratları gereği farklı düşünen insanların birlikte yürüttükleri aile ve toplumlardır. “Allah’ın (iki cinse) birbirinden farklı özellik, meziyyet ve lütuflarda bulunması…” (Nisa, 4/34) Kadın-erkek farklı kabiliyet, meziyyet ve özelliklere sahipler. Allah kadına verdiği meziyetleri erkeğe, erkeğe verdiği meziyyetleri kadına vermemiştir. Bu da birbirinden bağımsız olmasını değil, birbirlerine bağlı, bağımlı ve muhtaç olmalarını temin etmek içindir. Kadın ve erkeğin farklı özelliklere sahip olarak birbirlerine tahakküm etmek için değil, birbirlerinin yardımına ve desteğine o onsuz diğeri de onsuz yaşamayacağını göstermek içindir. Kadın, bir erkekle kadınlığını; erkek bir kadınla birleştiği ve hayat sürdüğü zaman kadınlık ve erkekliğini hisseder ve yaşar. Feminen/kadınsı meziyetlerini yitirmiş ve erkekleşmiş kadının erkeğe, kadınlaşmış erkeğin kadına verebileceği mutluluk yoktur.
Kadınlar Erkeklerin Kız Kardeşleri
Cinsiyet problemi sadece Orta Doğu coğrafyasına has değildir. Mesela; Çikolatası ve çakısıyla meşhur olana demokratik geleneği ile de bilinen İsviçre’de, kadınlara seçme ve seçilme hakkı için 1959 yılında referandum yapıldı. Yapılan referandumda yalnızca erkekler oy kullanabildi. Kadınların tercihlerini kullanmalarına erkeklerin % 67 hayır oylarıyla ret edildi. Daha sonra kadınların “Direnme ve mücadeleleri” sonucu elde edildi. Halbuki insani bir tercihin yerine getirilmesi bir faninin karar vermesiyle olmamalı, iki fani birbirine sahip çıkmalıydılar.
Kur’ân toplumdaki cinsler arasındaki ilişkiyi anlatırken “…Erkek ve kadın müminlere gelince, onlar birbirlerinin yakınlarıdırlar: (hep) iyi ve doğru olanın yapılmasını özendirir, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar…” (Enfâl, 9/71) Âyette de görüldüğü gibi her iki cins birbirlerinin hâmisi ve koruyucusudurlar. Birbirlerine acı, hüzün ve keder yaşatan değiller. Erkek ve kadının tıpatıp birbirleri gibi düşünmek zorunlulukları yoktur. Fakat bir cinse zulmetmek için yaratılmadıklarını anlamalıdırlar. “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” meşhur sözü buraya uyarlarsak erkekler kadınlar gibi düşünmeyecekler fakat her iki cinsin yaratıcısı yukarıdaki ayette geçtiği üzere “Onlar birbirlerinin yakını, hâmisi, koruyucusu ve güven kaynağı” olmalıdır.
Uluslararası haber ajanslarında yankı uyandıran ve tartışma başlatan haber şöyledir; “Taliban Hareketi Afganistan'da bir sonraki duyuruya kadar kızların üniversite eğitimini yasakladı. Bu, kız çocuklarının ve kadınların sadece ilköğretim düzeyinde eğitim alabilecekleri anlamına gelmektedir.” Birbirlerine destek olup hak kaybına itiraz etmeleri gerekirken, erkeklerin kadınların eğitim ve bilgi edinme hakkını ellerinde tutup bunu da bir lütuf gibi görmeleri günümüz Müslüman dünyasında anlaşılır gibi değildir.
Allah’ın “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız…” (En’âm, 6/94) dediği ahirette, erkeklerin tahakküm ve zorbalığından dolayı kadınların dini görevlerini yaparken kusurlarını eşleri ve oğulları telafi etmezler. Allah’ın huzuruna birey ve tek olarak geleceğiz. Çünkü ahirette sorumluluk bireyseldir.
Birbirimizi ve sınırlarımızı tanımamak bizi birbirimize hem düşman hem de yabancılaştırdı. Bu konuda bilgi eksikliğini giderdiğimizde erkek-kadın birbirinin düşmanı değil koruyucusu olur. Esas problem sahip olduğumuz eksik ve yanlış zihniyettir. Bu cahiliye ve Kur’ân karşıtı zihniyeti de eğitimle değiştirmek mümkündür. Bu cahiliye zihniyeti bizim olmazsa olmaz parçamız değildir. Tarihi süreçte olduğu gibi zaman zaman nüksedebilir. Kur’ân Hz. Meryem’in çok az Peygamberin başından geçen acı ve hüzünleri paylaşırken tarihi sürece dikkat çekerek tekrar bizim gündemimize taşır. DEVAM EDECEK


YAZIYA YORUM KAT