Sahip Olduğumuz Tek Sermaye: Ömür
Koca bir yılın daha sonuna geldik. Ömrümüzden 365 gün daha geride bırakıyoruz. Oysa yüce Yaradan’ın insanoğluna bahşettiği en kıymetli nimetlerinden biridir ömür. Zira dünya ve âhiret saadetinin kazanılması, içinde yaşanılan zamanın/ömrün güzel ve faydalı değerlendirilmesine bağlıdır. Hal böyleyken kimimiz bu nimetin kıymetini bilememekte, onu verimli ve gerektiği şekilde değerlendirememekte, bunun bir sonucu olarak da her iki dünyasını harap etmektedir.
Rabbimizin dünya imtihanında bizler için takdir ettiği kısa zaman dilimine ömür diyoruz. Ömür, mamur edilmesi ve ebedi kazanca dönüştürülmesi gereken hayatı ifade eder. Eğer fani dünya hayatı Allah’a iman ve salih amellerle donatılmışsa, mamur edilmiş ve bereketlendirilmiş demektir.
Biz insanoğlunun içinde yaşamış olduğumuz bu zaman dilimi, bize biçilen bu ömür, dünyamız için olduğu kadar âhiret hayatımız için de önemlidir ve adeta iki hayatın tek sermayesidir. Dolayısıyla da bu zaman diliminde işleyeceğimiz salih amellerin, iyiliklerin; ardımızdan bırakacağımız eserlerin ya da işleyeceğimiz hayâsızlık ve kötülüklerin, sergileyeceğimiz kötü davranışların hasılatını/karşılığını hem bu dünyada hem de âhiret hayatımızda karşımıza çıkacaktır. Unutmayalım ki, âhirette göreceğimiz muameleyi, maruz kalacağımız mükâfat ya da cezayı, bu dünyadaki hal ve hareketlerimiz belirlemektedir.
Hakkı ve hakikati çekinmeden, eğip bükmeden bazen aleni bazen de imâ yoluyla söyleyen salih bir zat olan Behlûl Dânâ, bir gün üstü başı dağınık bir vaziyette Halife Hârûn Reşîd ile karşılaşır. Kendisini çok yakından tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:
- “Yâ Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. Hazret, hiç düşünmeden:
- “Cehennemden geliyorum.” cevabını verir.
Hârûn Reşîd, şaşırarak tekrar sorar:
- “Ne işin vardı orada?”
Behlûl Dânâ şöyle cevap verir;
- “Efendim, ateşe ihtiyacım olmuştu. Cehenneme gidip biraz alayım dedim.” şeklinde cevap verince Halife Reşîd’de hiç bozuntuya vermeden;
- “Peki, ateşi alabildin mi bâri?” diye takılınca, Behlul Dana beklediğini yakalamışcasına şu ibretlik cevabı verir:
- “Hayır, maalesef ateşi alamadım. Cehennem bekçisi bana dedi ki, ‘sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, herkes dünyadan gelirken ateşini yanında getirir.”
Bu ibretlik cevap aslında dünya hayatının ahiretin adeta bir tarlası olduğunu kişinin burada yapıp ettikleri, orada karşısına ateş veya cennet güzellikleri olarak çıktığını ifade etmektedir.
Zaman öyle kıymetli bir nimettir ki yüce Allah Kur’an-ı kerîm’de zamana yemin ederek bir sûreye başlar; “Zamana yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka müstesnadır.” (103/el-Asr, 1-4)
Buna göre, zamanı değerlendirme açısından insanoğlu mutlak bir zarar içindedir. Zira zarar dilen şey sermayenin kaybıdır. İnsanın sermayesi ise ömrüdür. Giden her saniye, her dakika, her saat.. mütemadiyen ömrünü eritip tüketmektedir. Eğer insan, sermayesi olan bu kısa ömrünü gaflet, dalalet ve faydasız işlerle geçirirse, bu onun için zararların en büyüğü olur.
Selef ehlinden olan İbrahim b. Ethem; “Asır sûresinin manasını pazarda buz satan bir gençten öğrendim” diyor. Bu genç mesleği gereği yaz mevsiminde sermayesini (elinde ve avucunda bulunan parasını) bir balya buza yatırır ve sabah saatlerinde buzunu vatandaş ve esnafa satmak için pazara çıkar. Ancak genç adam, havanın iyice ısınmaya başladığı öğle saatlerinde buzunun hâlen satılmadığını ve git gide eriyip gittiğini görünce dayanamaz pazardaki insanlara şöyle seslenir: “Sermayesi eriyen bu adama acıyın!… Sermayesi eriyen bu adama acıyın!…” İbrahim b. Ethem gencin bu sözünü işitince kendi kendine şöyle der: “İşte insanın hüsranda/zarar ve ziyan içerisinde olmasının anlamı bu olsa gerek.” Çünkü insana verilen ömür de tıpkı bu adamın elinde kalan buz gibi geçen her saniyeyle erimektedir. Eğer insan sermayesi olan ömrünü, dünyası ve inandığı âhiret hayatı için faydalı işlerde tüketmezse bu onun ziyanına/hüsranına neden olur.
Peygamberimiz (s.a.v.) birçok hadis-i şeriflerinde insanları Allah’ın verdiği maddî ve manevî nimetlerin kıymetini takdir etmeye çağırırken; bunlar arasında zamanı ve biçilen ömür süresini özellikle zikreder: “İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları hakkıyla değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman.” (Buhârî, Rikâk, 1)
Başka bir sözünde ise şöyle buyurur:
“(Başına) beş şey gelmeden önce (elinde bulunan) beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, fakirlikten önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş vaktin ve ölüm önce hayatın.” (Buharî, “Rikak”, 3)
Yüce Allah (c.c.) ise, insanlara dünya hayatında bahşedilen hiçbir imkan ve nimetin karşılıksız ve hesapsız olmadığını bildirerek şöyle beyân buyurur: “Sonra o gün (kıyamet günü) her türlü nimetten mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (102/et-Tekâsür, 8)
“Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” şeklinde eski bir deyiş vardır. Yani balıklar, hayat kaynağı olan suyun kıymetini ancak suyun içinden çıkınca anlarlar. Buna benzer şekilde insan da, içinde bulunduğu imkan ve nimetlerin kadrini onları kaybedince anlar.
Altın değerinde olan bütün bu sözler de bize göstermektedir ki, insana bahşedilen fakat süre ve miktarı hiç kimse tarafından bilinemeyen hayat süresi ömür, insnoğluna iki hayat saadetini kazandıracak veya kaybettirecek bir nimettir. Bu nimetin kadrini bilemeyenlerin ahiretteki acıklı halleri şöyle haber verilmektedir:
“Onlar orada (cehennem de); ‘Ey Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkarıp dünyaya geri gönder de, daha önce yaptıklarımızdan başka, sâlih ameller işleyelim!’ diyerek faryad-u figan edecekler. (Allah Teâlâ ise kendilerine şöyle cevap verecektir:) ‘Biz size, düşünüp ibret alacak ve hakikati görecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem sizi ikaz eden peygamber de geldi. Öyleyse tadın azâbı! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!” (35/el-Fâtır, 37)
Bizim dünya hayatındaki durumumuz, bir padişahın kölesine altmış saniyeliğine hazinesinden istifade edebilmesi için müsaade buyurması gibidir. Düşünün ki bir padişah, fakir bir kölesine bir dakikalığına hazinesine girip kendisine lazım olan mücevheratı, malı mülkü almasına müsaade etse ve bu kişi, mücevheratlarla dolu hazine odasına girip oradaki süslere, eşyanın güzelliklerine dalıp bir şey alamadan çıkarılsa nasıl mağbun ve pişman olur? İşte bizim bu dünyadaki halimiz de buna benzer. Nitekim şâirlerden biri bu hakîkati güzel hulâsa eder:
Sâat-i vâhidedir ömrü cihân,
Sâati tâate sarf eyle hemân!
Söz açık ve nettir; “cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.”
ve’s-Selâm...


YAZIYA YORUM KAT