1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Zeki TAN

  3. Dua, İşimizi Allah’a Yaptırmak Değildir
Prof. Dr. Zeki TAN

Prof. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Dua, İşimizi Allah’a Yaptırmak Değildir

A+A-

“Doğu vicdanı ve ahlakı aldı ama bilime sırt çevirdi.
Batı ise; bilim ve teknolojiyi aldı; vicdanı bir kenara attı.”
Muhammed İkbal

Dua iklimindeyiz. Yıllar önce bir ilimizin hac kafilesine rehberlik yapmak üzere Arabistan’a gitmiştim. Hacı adaylarını hacca götürmeden önce uzun süre sayılabilecek kadar eğitim semineri düzenledim.  Bundan dolayı hacca gidip gelirken en çok “hocam Allah razı olsun. Aldığımız eğitim sayesinde grup görevlisi hocamızı kaybetsekte ibadetlerimizi yerine getirdik” derlerdi.

Hacılara özellikle dua konusunda ayrıntılı bilgi verirdim. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hacılara verdiği “Dua İklimi” kitabını yanlarından ayırmamalarını söylerdim. Çünkü bir ibadeti yaparken Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde yapmadığımız zaman netice alamayız. Dua hususunda Kur’ân bize tıpkı abdesti anlattığı gibi duanın da nasıl yapılacağını örnekleriyle anlatır. Dolayısıyla Kur’ân bu işi bize bırakmaz rehberlik eder.

Kur’ân dua âdabını öğretirken duanın “gizlice, sessiz ve içtenlikle” yapılmasını tavsiye eder. “Rabbinize alçak gönüllüce ve yüreğinizin ta derinlerinden seslenin…” A’râf, 7/55) buyurur. Dua; kulun acziyetini itiraf ederek çağırmak, seslenmek, istemek anlamındaki ikili diyalogdur. Dua dilin değil, kalbin Allah’tan talebidir. Duanın lafızlara ve söze dökülmesi talebin insana/beşere duyurulması ve intikalidir. Yüce Allah kalbimizin fısıltısını da bildiğine göre dua ismi altında bağırmanın anlamı sadece usul bilmemezliktir. Yoksa Kur’ân “…gönül alçaltarak, korku ve duyarlık içinde, sesini yükseltmeden…” (A’râf, 7/205) diyerek duanın çayırlarda yapılan meydan güreşlerinde, güreşecek olan pehlivanları izleyicilere yüksek sesle ve överek, özelliklerini söyleyerek tanıtan “cazgırların” çığırtkanlığından uzak yapılması gerektiğini söyler. Ağızdan çıkanı değil kalpten geçeni bilen Allah’a dua ederken bağırmaya gerek var mı?

Yüksek sesle dua eden bazı insanlara Hz. Peygamber; “Sizler sağır ve uzaktaki birine değil her şeyi duyan ve gören Allah’a dua ediyorsunuz” (Buhârî, Daʿavât, 50; Tirmizî, Daʿavât, 58) diyerek ikaz etmiştir. Çünkü ne kadar gizli konuşursak konuşalım Allah haberdardır.  Bize bizden yakındır. (Bakara, 2/186) Kur’ân bunu “…Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz…” (Kâf, 50/16) şeklinde anlatır. Açıktan dua ediliyorsa bu insana ilan etmek anlamına gelir. Hâlbuki Allah ile insan arasındaki “sırları” kamuya ilan etmek iyi değildir. Çünkü dua; “bir sırrı ubudiyyettir.” Yani kulluğun sırrıdır. Bu sır faş edilmez, edilmemelidir.

Hac seminerlerinde duanın âdabını ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım. Ka’be’de bağırmadan maça gider gibi, dua edilmemesi gerektiğini özellikle izah ettim. Hacı gruplarının önünde birisi “Allahumme…” arkadan gelen hacıların görevlinin söylediği sözleri koro halinde tekrarı, hem Kur’ân’ın hem de Hz. Peygamber’in anlattığı duadan uzaktır.  Hatta “yüksek sesle” dua ettiğinizde bazen “falan veya filan kimseye niye dua etmediniz” diye eleştirirler. Mesela, Ka’be’deki Cuma hutbelerinde sürekli Suudi Arabistan kralına ve ailesine açıktan dua edilir. Bu duayı unutarakta olsa yapmayan birisi krala karşıdır muamelesi görebilir. Fakat duayı sessiz yaptığınızda kime ve nasıl dua ettiğinize kimse karışmaz.

Ka’be’de tavaf yapılırken bir görevlinin hac kafilesinin önünde “Allahumme’hdine…” “Allah’ım bize yol göster” diye tavaf alanını inleten bir sesle dua edip arkadan gelen hacıların söyleneni anlamadığından belki de ağız alışkanlığından olsa gerek “Allahummehlikna…” “Allah’ım sen bizi helak et” formunda söylemesi duanın nasıl da usulsüz ve anlamdan habersiz yapıldığını gösterir.

Halk arasında duanın Arapça yapılması gerektiği kanaati yaygındır. Hâlbuki yeryüzündeki bütün diller Allah’ın yarattığı diyalog araçlarıdır. Bir dilin bir dile üstünlüğü yoktur. Bir dil kullanıldığı zaman zengin olur. Herhangi bir dilde roman, şiir, hikâye, destan, günlük yazıldığında o dil zengin olur. Kullanılamayan hatta konuşulması “yasaklanan” dillerin gelişmesi mümkün değildir. Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün işareti/âyeti olarak yarattığı dili beğenmeyerek yasaklanması Allah’a karşı tavır almadır.  

 Yüce Allah farklı dillere bakışımızı kendi kitabında “…Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun kudret delillerinden biridir…” (Rûm, 30/22) diyerek anlatır. Diller ve renkler arasında üstünlük gözetmez. Hepsini aynı kategoriye koyar. Allah’ın yarattığı her dil ne kadar zayıf ve garip olursa olsun Allah katında değerli ve kıymetlidir. Diller hakkında yapılan yasaklama beşerin yaptığı anlamsız bir uygulamadır. Her âyet değerli olduğu gibi, her dil de değerlidir ve yaşatılmalıdır. Yeni nesil ayırım yapmadan istediği dili öğrenebilmelidir.

Belki de bu toplumda insanların ana dillerinden başka dilleri öğrenememelerinin bir sebebi de bazı nadanların başka diller için kullandığı “Gâvurca” ifadesidir. Bu tanımlama saçma ve çirkindir. Böyle bir bakış açısına sahip olan insanların yeni bir dil öğrenmesi imkânsızdır. Hâlbuki Arapça dâhil hiçbir dil diğer dillerden üstün değildir. Niçin özellikle Arapça’yı söyledim. Çünkü bu toplumda Kur’ân’ın Arapça nâzil olması Müslümanlar katında Arapça’ya farklı bir anlam yüklenmektedir. Bu dini değil kültürel bir yüklemedir. Çünkü İncil’in Aramice, Tevrat’ın İbranice nâzil olmaları bu dilleri “kutsal” yapmaz.

İnsanlar hangi dili biliyorsa bildiği dilden duasını yapsın. Ka’be’de tavaf yapan bir hacıdan dinledim. Hocam! Bugün tavaf yapmaya gittim. Yanımdaki arkadaş bağırarak dua ediyordu. Kendisine “Ka’be’desiniz, niçin bağırıyorsun? Allah senin sesini duyar, sağır değildir” dediğimde memnun olmuştu. Herhalde birisi bu hacıya duanın yüksek sesle yapılması gerektiğini anlatmıştı.

Allah Senin İşini Yapacaksa Sen Ne Yapacaksın?

Geçmişten günümüze hayatın ve tarihin işleyen kanunları bizim için değişmez ve değiştirilmezler. Buna Kur’ân kendi terminolojisiyle “sünnettulah” der. Sünnetullah “Allah’ın tarih içindeki bütün toplumlar için ortaya koyduğu davranış tarzı’dır. Allah kimseye ayrıcalık ve torpil geçmez. Kur’ân “…Rabbinin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir” (İsra, 17/20) buyururken bu dünyada belli bir kavmin veya grubun üstünlüğünü değil kendi “evrenselliğini” ortaya koyar. Allah’ın koyduğu kanunlarına karşı herkes eşittir. İnsanlar arasında fark ve kayırmacılık gözetmez. Depremin fay hatları dünyanın yaratılışından beri vardır. Sebepler dünyasında bu kanunlara; inanan, inanmayan kim uyarsa faydasını görür, kimde uymazsa zararını kendi çeker. Allah kendisi için bile “...Rahmeti prensip edinmiştir.” (En’am, 6/12) Bu “Rabbinin dosdoğru yoludur” (En’am, 6/126)  “Zira işte Benim dosdoğru yolum budur...” (En’am, 6/153) buyurarak prensipleri, davranış tarzını (ahlakiliği) kendisi için de koyar. “…Sen Allah’ın tuttuğu yol ve yöntemde hiçbir değişiklik göremezsin; evet sen, Allah’ın yolunda ve yönteminde bir sapma göremezsin!” (Fâtır, 35/43) Hâlbuki “O yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar” (Enbiya, 21/23) Bizim de konuşmalarımıza ve davranışlarımıza daha dikkat etmemiz gerekmez mi? Hata ettiğimizde Âdem babamız gibi faturayı nefsimize keserek “…Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik…” (A’raf, 7/23) demeliyiz. Yoksa Allah’ın şeytana verdiği özgürlüğe rağmen utanmadan “benim yoldan çıkmamı istedin”  (A’râf, 7/16) diyerek yanlışını Allah’a yükleme hatasına biz de düşeriz. Şeytan kendisiyle yüzleşemediği için kaybetti. Aslında Kur’ân’da geçen dua metinlerinde hem Allah’la beraber yol alma hem de dua edenin kendisiyle “yüzleşmesini” görmek ve göstermek içindir. Hz. Musa bir kişinin ölümüne sebep olduğunda “Rabbim!” “Ben kendime kötülük ettim! Ne olur beni affet!” (Kasas, 28/15-17) dedi. Bu dua Hz. Musa’yı “yedi beyza” sahibi yaptı. Hz. Yunus’un duasının sonunda “şüphesiz ben (bu tavrımla) zalimlerden biri olup çıktım!” (Enbiya, 21/87) demesi Hz. Yunus için bir yol haritasıdır. Dinin insandan bir talebi de hatayı kendisi de yapsa, yanlışına isyan ve itiraz edip hayır diyebilmektir. Ne yazık ki bu dünyada bizim için tarzını/sünnetini/âdetini değiştirmesini beklemek Allah’ın istediği bir şey değildir. İmtihan dünyasında herkes kendisine verilen rolü oynamak zorundadır. Kur’ân bize neyin değerli neyin anlamsız olduğunu bildirir. Bazen bizim başarılı ve kıymetli bulduğumuz teknolojik gelişmeler insanın aleyhine kullanılınca değerini yitirir. Geçmiş topluluklarda ekonomi ve iktisadî gelişmeye rağmen “tarihi efsanelere” malzeme (Sebe, 34/19) olmaktan kurtulamamışlardır. Çünkü ahlakî üstünlüklerini kaybetmişlerdi. Kur’ân bize “ahlakî üstünlüğümüzü” korumamızı tavsiye eder. Hz. Peygamber’i üstün ve başarılı yapan “biricik özelliği” ahlakı olduğunu unutmamak gerekir. Ahlak sıradan bir olay değil her şeyimizdir. Yitirdiğimizde ne birey ne de toplum olarak ayakta kalmamız mümkün değildir. Mehmet Akif Ersoy “Oyuncak sanmayın! Ahlâk-i millî rûh-i millîdir; Onun iflâsı en korkunç ölümdür: Mevt-i küllidir.” derken “laf olsun torba dolsun diye konuşmadı. Bugün etrafımıza baktığımızda kaç tane “güvenilir” insan veya kurum bulabiliriz. Geçen gün eczacı bir hanımefendiyle konuşurken söz dolaşıp evlilik konusuna geldi. Eczacı hanımefendi, belki de bir zamanların “Güzin Abla” misali derde derman olabilirim serzenişiyle “Hocam! Maddi imkânlarım gayet yerinde, birkaç aileye yetecek kadar param var. Fakat “güvenebileceğim” bir kişi,  evet, bir tane insan bulamıyorum” dediğinde şaşırmadım. Çünkü hem TÜİK’in anketlerinde hem de bizzat kendimin ilahiyat son sınıftaki “Dini Danışmanlık ve Rehberlik” dersinde yaptığım yüz yüze anketteki eş tercihinde % 99 “güvenebileceğim” kişiyle evlenmek istiyorum sonucunu hatırladım. Hâlbuki gençliğimizde insanlar genelde zenginlik, güzellik ve asalet ararlardı. Nereden nereye?

Allah, Kur’ân’ın birçok âyetinde imkânı olmayan fakire, yetime, borçluya, kimsesize destek olunmasını emreder. Bunu da herşeyin sahibi olan “Allah’ın bize verdiği nimetlerden” vermemizi ister. Biz de ellerimizi kaldırıp “ Allahım sen fakirlere yardım et” diye Allah’ın bize havale ettiği işi biz de Allah’a havale etmekten kaçınmıyoruz. Bu büyük oranda kolaycılığa kaçmaktır. Kur’ân “Kendilerine, “Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!” denildiğinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, “Rabb(iniz) dileseydi (Kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim?” (Yâsin, 36/47) der. Bazen “Allah versin, Allah versin” diyerek fakir azarlanır.

Kur’ân bizden imkânı olmayanlara yardım etmemizi ister. Biz bunu da Allah’a havale ederek onun yapmasını istiyoruz. Bir emir yerine getirilmediği zaman monotonlaşır, sıradanlaşır ve anlamını yitirir. Varsın bu emir Allah’tan gelsin farketmez.

Bizim durumumuz Mehmet Âkif Ersoy’un tevekkül şiirinde mealen dediği gibi; yapılacak işlerin varsa yapmana gerek yok hepsini bir kâğıda yaz Allah’a havale et, sen direk kahveye git. Çocuklar sürünecek, memleket için çalışıp ter dökmene gerek yok, hasta olduğunda doktora gitmene hiç gerek yok hepsini Allah yapacak; “…Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu! Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu hudâ…”

Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ederken gerekli tedbirleri üst seviyede almış. Müşrik, güvenilir ve yol rehberi uzmanlığıyla bilinen Abdullah b. Uraykıt’tan istifade etti. (İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, I, 321-331) Abdullah b. Uraykıt çölde bir devenin izinden o devenin erkek mi dişi mi, genç mi, yaşlı mı, aç mı, tok mu olduğunu biliyordu. Hz. Peygamber Bedir gibi çetin savaşa katılırken gerekli savaş stratejilerini yerine getirdi. Uhud savaşına katıldığında yine tedbirden vazgeçmemiş düşman darbelerinden korunmak için iki zırh giydi. Böylece elinden geleni yaparak Dua etmeyi asla ihmal etmedi.

Allah, insana problemleri, krizleri aşma kabiliyeti ve melekesi olan aklı vermiştir. Aklı olmayıp özürlü olanlarda zaten sorumluluk yoktur. İnsanın yeterli, donanımlı olduğu, güç yetirebileceği hususlarda gücünü ve aklını kullanmayarak işleri başkasına havale etmesi kabul edilemez. Kur’ân insanın sahip olduğu meziyyetleri harekete geçirmek ve insanın kelam âlimlerin adlandırmasıyla “cüz’i iradesini” yani hareket özgürlüğü az da olsa kullanmasını ister. Hatta insan hareket kabiliyetini sıfırlayıp kullanmadığında Kur’ân tarafından; “Size ne oldu ki “Allah yolunda seferber olunuz! ” emri verilince bulunduğunuz yere yığılıp/çakılıp kaldınız?” (Tevbe, 9/38) diyerek imkânı kullanmayarak mazeret üretmeyi vahiy sert dille eleştirir. Hicaz çölünde insanı pes ettiren coğrafyaya rağmen Kur’ân muhatabı “hayde, hayde” diyerek motive eder. Teslimiyet ve pes etmeye yatkın bir özelliğe sahip olan insanı harekete geçirmek insana yapılan en büyük iyiliktir. Yol göstermek kadar kıymetli bir destek olamaz. Hz. Peygamber, Allah’tan kendisine yol göstermesini talep eder. (Müslim, Zikr, 78) Bazen büyük arabaları sadece bir dokunuşla harekete geçirebilirsiniz.

 Bir başka âyette, başka tablo şöyle anlatılır; “…Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük” diye cevap vereceklere (Melekler) “Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terketmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” (Nisa, 4/97) denir. Geçerli mazeret olmadan mücadeleden vazgeçmek vahyin onayladığı durum değildir.  Anadolu irfanında “kulum! Senden hareket benden bereket” şeklinde formülize edilmiştir. Yoksa bakire bir kızın evlenmeden 7/24 çocuk sahibi olmak için dua etmesi Allah’ın âdetine aykırıdır. Tohum ekmeden çiftçinin ürün beklemesi, çalışmadan öğrencinin başarılı olması mümkün değildir. Bunları yapmak fiili dualardır. Dua kişinin ne yapacağını bilmeyen kimsenin neyi, nasıl, ne zaman, nerede ve nasıl yapacağını bilmeyenin Allah’tan yol göstermesini taleptir. Yolu da insan yürüyecektir. Allah, insanın iradesine ipotek koyarak zorla yürütmez.  Bundan dolayı dua yaparken el açmanın şu izahı anlamlıdır; duada el açmak “Allah’ım şu ellerimle yapmam gereken bütün fiili duamı yaptım. Gücüm tükendi, bundan sonra yapacak takatim kalmadı. Artık halimi sana arzediyorum demektir.” Fakat biz toplum olarak yukarıda geçtiği üzere hiçbir şey yapmadan âdeta Allah’a talimat verir gibi “ Allah’ım! Şunu yap, bunu yap, bunu da yap, ha şunu da unutma” diyerek “usul ve âdaptan” yoksun halde dua yapıyoruz. Usûlden uzak ve yoksun bir ibadetin de karşılık bulması zordur. Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.

Kur’ân’ı Kerim Hz. Peygamber’e konuşma usûl ve âdabını öğretirken şu ikazda bulunur. “De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.” (Sâd, 38/86) Âyette geçen “tekellüf” olduğundan farklı görünmeye çalışma anlamına gelir. Hz. Peygamber ümmetine olan tavsiyelerinde şöyle der; “Allah, sığırların geviş getirdiği gibi, avurdunu doldura doldura edalı konuşan belâğatçıları sevmez” ( Ebû Dâvûd, Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, II/165, 187) Fıtrî olandan uzak olma hali.

Başka bir hadîste de olduğundan farklı görünmenin kaybının âhiret olacağını şöyle duyurmaktadır; “Kıyamet gününde bana en sevimsiz ve benden en uzak olanlarınız, çok gevezelik yapanlarınız, avurdunu doldura doldura edalı konuşanlarınız ve boşboğazlık yapanlarınızdır.” (Tirmizî, Birr, 71) 

Hem konuşmada hem de duada Anadolu irfanında geçtiği üzere “edebiyat parçalama” nın kazanç değil kayıplara sebep olduğu için bundan yılandan çıyandan kaçınır gibi uzaklaşmamız gerekir. Hatta hemen hemen her duamızda Hz. Yunus gibi “doğrusu kendime zulmettim” (Enbiya, 21/87) diyeceğimize, bizim gibi düşünmüyor, inanmıyor, bize kötülüğü dokunmamış, silah çekmemiş, ülkemize saldırmamışlara “Allah’ım falanları, filanları kahret” demekten vazgeçip “kendimizi temize” (Necm, 53/32) çıkarmayalım. Oturduğumuz evimizdeki buzdolabından televizyona, klimadan arabaya, hastanedeki cihazlardan eczanedeki ilaçlara neredeyse Müslüman ülkelerin katkısı “devede kulak” bile değildir. Bundan dolayı Ebu’l-Hasan en-Nedvi’nin “Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Ne Kaybetti” ismiyle tercüme edilen kitabında anlattığı gibi, 10. asırda Müslümanların insanlığa katkısı tartışmasızdır. Hatta o dönemde “Nobel Ödülleri” verilseydi büyük kısmını Müslüman bilim adamları alırdı. Fakat bugün altmışa yakın Müslüman ülkesi var. Bugün bunlar olmazsa dünya ne kaybeder ne kazanır? Teknolojimizin olmadığını herkes biliyor. Fakat Müslümanlar olarak güvenilir toplumlara sahip olamadığımız gibi, aile içi şiddette Avrupa birincisi olduğumuzdan merhametli de değiliz. Çünkü bugün günlük öldürülen yüz Müslümandan doksanı yine başka Müslüman tarafından öldürülüyor. Müslümanlar Müslümanların şerrinden kaçıp “gavur’un” güvenli ülkesine ve merhametine sığınmaya devam ediyorlar.   

Aslında dua, kendimizi hesaba çekme ve düzeltmek içindir.  Yoksa Allah’a talimat verip, yan gelip yatma değildir. Bir de üstüne icat ettikleri nimetlerini tepe tepe kullandıklarımızın yok olmasını istemek hiç değildir.  Aksine Allah’tan hidayetlerini dilemektir. Tıpkı bir Peygamberin hikâyesinde geçtiği üzere kanlar içinde kalıp “Allah'ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar” dediği gibi. (Buhari, Enbiya 54; Müslim, Cihad 104)

Yatsı namazından sonra okunan Bakara Sûresi’nin 285-286 âyetlerindeki Rabbimiz/ “Rabbena” dua formunda gelen kısımlarında sesin kısılması ve yalvarma yakarma tonunda olması gerektiğini söylemiştim. Fakat okuyan okuduğunu anlamadığından “nağmeye” müşteri olmuş, okudukları dua, yalvarma, yakarış, istek tonunda değil, “emir” şeklindeydi. Kubbeyi çınlatırcasına bağırırdı. Müslüman olmayan birisi dışarıdan seyretse bu kime bağırıyor diye hayret eder.

Problemlerden birisi de sesin duyulmayan yerlere ulaşması için kullanılan mikrofonla konuşurken bile bağırma alışkanlığımız olmasıdır. Hâlbuki mikrofon konuşmacının bağırmaması için icat edilen güzel bir teknolojik alettir.  Gel görki hem sesi yüksek hem de mikrofonda bağırınca ses kirliliğinden dolayı konuşulan güzel anlatılarda dinlenilmez oluyor. Mikrofon kullanma sanatı tıpkı yeme sanatı gibi bir şeydir. Hayatımda sigaradan tiksindiğim kadar başka bir nesneden tiksinmem. Fakat geçmiş yıllarda birisinin sigara içmeyi sanata dönüştürüp dumana “dans ettirmesi” cazip gelmişti. Fakat yine de içmedim. Bunu bir toplantı vesilesiyle kaldığım otelde helal olmayan başka bir nesnenin içilmesinde gördüm. Adam haram içmiyor bunu sanata ve seramoniye dönüştürüp öyle içiyor ki seyredeni bile imrendiriyordu. İnsanların harama meyletmesinde şeytanın “…onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) göstermesinin” (En’âm, 6/43)  etkisi var.

Güzel olan etkileyici ve çekicidir. Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim vefat edince mezarının başına gelir, mezarın kenarında bir oyuk bulunduğunu görür ve mezarı kazan kişilerden o oyuğu düzeltmelerini ister. Oradakiler Hz. Peygamber’e bunun ölüye bir zararı olmadığını söylerler. Hz. Peygamber onlara “ölüye zarar, vermez. Ancak, dirinin gözünü rahatsız eder. Allah, kul bir iş yapınca onu özenerek mükemmel yapmasını ister” der. (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kubrâ, I,119)

Hz. Aişe, Hz. Peygamber’in namazını anlatırken “öyle güzel kılardı ki seyrettiğinizde doyamazdınız” der. Demek ki ister yemek yeyiniz, ister ibadet yapınız, ister su içiniz, ister konuşunuz, tebessüm ediniz, ister dua ediniz, isterseniz yürüyünüz, işin içinde “estetik” ve güzellik varsa karşınızdakini cezbetmek mümkündür. Bir de dua etmeden önce Nebi (sas)’in şu tavsiyesine dikkat etmek gerekir. “…yediği haram, giydiği haram, içtiği haram olanın duası nasıl kabul olur.” (Müslim, Zekât 65)

Bu yazı toplam 2202 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
6 Yorum