Daha önce yayınlanan “Cinsiyete Üstünlük Yükleme” yazıma sevdiğim bir arkadaşın telefonuna gelen mesajda âdeta uzun atlama atleti gibi atlayarak “Zeki Hoca kusura bakmasın Allah’ın biz erkeklere bahşettiği üstünlüğü kolay elde etmedik kadınlara kaptırmayız.” mealindeydi. Bu sözleri işittiğimde önce düşünüp sonra da asırlardır üstünlüğü cinsiyete endeksleyen fikirlerin varlığının devamına da üzüldüm. Sonra da Kibar Feyzo filminde Kemal Sunal'ın hayat verdiği Feyzo karakterinin, Şener Şen'in canlandırdığı "Ağa" karakterine söylediği efsanevi ve unutulmaz replikte geçen "Ağam bizimle eğlenir" sözü gibi şaka sandım. Fakat şaka değildi. İlahiyat tahsilli ataerkil birisinden sadır olan bu ifadeler “Tarihin tortularından” kurtulamayanlara Muhammed Abid el-Cabiri’nin üretemeyip etkileyici fakat belirleyici olmasa da “Papağanlığını” yaptığımız “Yanlış geleneğin altında ezildik” dediği unutulmaz sözlerini hatırladım. Sürekli geçmişi överek gündemde tutmak gelecek inşasına zarar verir.
Biyolojik olarak ve kullandığı teknolojik aletlerle modern, fakat fikren geçmişe ait olmanın bana verdiği ilk mesaj; bu toplumu dünyayla yarışır hale getirmek için daha “Birkaç fırın ekmek yemek” gerekir. Kulak üstüne yatma lüksümüz yok. Zordur. Fakat söyleyebilecekken söylememe, yazabilecekken yazmamaktan da sorumluyuz. Sosyal hayat, kadın ve erkeğin bir mücadele meydanı değil teavün/yardımlaşmasıdır. Ne güzel demiş gönlüyle konuşan halk ozanı Aşık Veysel “Beni hor görme kardaşım, Sen altınsın ben tunç muyum, Aynı vardan var olmuşuz, Sen gülsün ben sac mıyım.”
Albert Camus’un dediği gibi “Hayat anlamsızsa neden yaşıyoruz?” İnsanlık tarihi âdeta anlam ve anlamsızlık üzerine bina edildi dense yeridir. Çünkü ilk insandan günümüze insanlar yaşadıkları çevrede karşılaştıkları eşyaya anlam veya anlamsızlık yükleyerek yaşıyorlar. Bu bazen çok anlamlılık da olabiliyor. Düşünen insanın eşyaya ve kavramlara anlam yükleten etkenlerin başında da sanat ve kültür gelmektedir. Mesela; farklı toplumlarda dünyaya ve insana yüklenen anlam veya anlamsızlık büyük oranda sanat, kültür, edebiyat ve inançla ilgilidir. Logoterapinin öncülerinden Viktor Frankl “İnsanın temel amacı hayata anlam katmaktır. İnsan, anlamlı bir amaç uğruna çalışıp, başkalarına katkı sağladığında ve değer üreten bir yaşam sürdüğünde mutluluk bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkar” der.
Bazı insanlar büyük mücadeleler verip, temel ihtiyaçlarını karşılamasına, güvenli ve rahat bir ortamda yaşamasına rağmen yine de hayatlarında eksiklik hissediyorlar. Bu da hayatlarına anlam verememedir. Prof. Dr. Celal Şengörle yapılan nehir söyleşide şöyle der: “Bana göre hayatın hiçbir amacı yoktur. (…) (Bir) adamın bir şempanzeden ya da bir foktan hiçbir farkı yoktur benim için. Bildiğin canlı işte. Ben bir ağacı kestiklerinde ne kadar üzülüyorsam bir insanı öldürdüklerinde de o kadar üzülüyorum. Daha fazla üzüntü duyamıyorum…” (Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor, s. 171-172) Hayatı anlamlandırmada bilimsel kavramlar yetersiz kalıyor. Bu eksiklik ve bakış açısı da nihilizme götürüyor. Bilimin dili mananın gerçekliğini açıklamakta tek başına yetersiz kalıyor. Mesela: Bilim açısından bir maymunun tüysüz haliyle bir insanın laboratuvar ortamındaki durumu aynıdır. İkisi de canlıdır. Fakat inanç açısından insan değerli bir varlık maymun ise hayvandır. Bilim bir çınar ağacının yapraklarını, yaşını ve özelliklerini tanımlar fakat anlam katmaz. Çınara anlam katan “Muhteşemliğini” anlatan inançtır. Anlamsız bakış sahipleri fok balığına üzülürken insanların göz yaşı ve ölümlerine acımıyor. Çünkü ikisine de canlı varlık olarak bakıyor. Hayata sadece fiziksel gözlükle bakmak yetersizdir. Taşın, ağacın ve bitkilerin bile fizik ötesi derinliklerinden söz edilir. Bundan dolayı insana, maymuna, hayata, kâinata anlam yüklenmediği zaman sadece “Fiziksel gerçekliklerle” sınırlayarak açıklamaya çalışmak eksikliktir. İnsan elindeki cihazla her türlü bilgiye ulaşırken kendini evinde, köyünde, mahallesinde ve ülkesinde daha fazla güvende hissetmiyor.
Kur’ân’ın kavramlar dünyasında da amaçlılık ve çok anlamlılık var. Bir kavramın birden fazla anlamı olabilir. Farklı anlama ve akletme biçimlerine göre kavrama anlam verilebiliyor. Tek anlam hem hakikate hem de çok anlamlılığa karşı olmaktır. Yapılması gereken hangi anlam tercih ediliyorsa vahyin iç ve dış bağlamları ile Kur’ân bütünlüğü dikkate alınmalıdır. Kavrama anlam verirken bazen yorumcunun bilgi seviyesi, uzmanlığı, cinsiyeti, kabilesi, etnisitesi, mezhebi, yaşadığı coğrafya, ekonomik şartlar, yorumcunun varlıklı veya fakir olması ve kültürel şartlar etkili olabiliyor.
Bir dine, inanca, ırka veya kabileye mensubiyet insanı farklı kılar fakat üstün kılmaz. İnsanı üstün yapan beyin ve ellerinin insanlık için ürettiği değerlerdir. Adalet, güven, iyilik, merhamet gibi değerler insanı üstün kılar. Kur’ân “Eğer güvenilirseniz” (Âl-i İmrân, 3/139) üstünsünüz derken sadece inanca mensubiyet inananı üstün yapmaz. İnancın adı güzel, fakat tadı yoksa güzelin adına da kimse iltifat etmez.
İnsanlık tarihinde kadın-erkek, siyah-beyaz, zengin-fakir eşitsizliği konusu hep tartışılmıştır. Gençlik yıllarımızda sınıfsız dünya özlemi, “Halkların eşitliği” konusunu şiddeti meşrulaştıran sol düşünce mensupları yoğun olarak gündemlerinde tutarlardı. Bu da toplumsal kabule mazhar oldu. Özellikle toplumda ötelenen fakir, işçi, mağdur, mazlum kesimler arasında revaç buldu. Halbuki dini metinler bütün insanların “Eşitliğini” vurgulamak için gönderildi. Fakat bu eşitlik vurgusu sadece içi boş söylemden ibaret kalınca bazı topluluklar, aşiretler, kabileler, topluluklar, tarikatlar, cemaatler “Kendilerini seçilmiş” ilan ederek toplumda daha fazla yer edinmeye çalıştılar. İnsanlar yalan ve yanlış bile olsa kendi inanç dünyalarına yakın olana karşı daha taraftardırlar. Kendilerine karşı yalan söylemekte sakınca görmemektedirler.
Bu bağlamda sosyal psikolog Leon Festinger yanlış inançlarımızı “Sorgulamadığımız, eleştirmediğimiz” zaman yanlış bile olsa inanmaktan kolay kolay vazgeçmeyiz der. Mesela; Amerika’da bir tarikat lideri yakında kıyametin kopacağını kendilerinden başka kimsenin kurtulamayacağını söyler. Tarikat lideri mensuplarını toplayarak onlara “Bizi uzaydan bir ufo gelip kurtaracak” der. Bu sözlere inananlar sahip oldukları ev ve eşyalarını satarak kıyametin kopmasını beklerler. Fakat tarikat liderinin belirlediği saat geldiğinde kıyamet kopmaz. Tarikat lideri “Tanrı bize ikinci bir şans ve ödül verdi. Daha çok çalışıp daha fazla insana ulaşmamız gerekir” diyerek mensuplarına yalan söyledi. Bu sözleri duyan tarikat mensuplarının büyük kısmı bu yalana inandılar. Sosyal psikolog Leon Festinger bu durumda tarikat üyelerinin aldatıldığını enayi yerine konulduklarını, servetlerini boş yere elden çıkardıklarını söylemek yerine bu durumu kabullenmelerini “Bilişsel çelişki” olarak açıklar. İnsanlar belli bir konuda delile ve mantıki gerekçelere dayanmak yerine sahip oldukları yanlış fikir ve inançlara bağlanmayı tercih ederler. Çirkin birisine “Çok yakışıklısın” veya kadınsa “Allahım! Ne kadar da güzelsiniz. Şu ela gözlere bakar mısınız?” dediğinizde içten içe inanmaya başlar. Bu inanç zamanla gerçeğe dönüşür.
Mesela; Yakın zamanlarda evli bir kadının başka evli bir erkekle kaçarak beraber yaşadıklarını anlattılar. Daha sonra nakledilen rivayetlerden birisi de şöyledir: Erkek kadına sık sık iltifat edip “Dünyada senin benzerini görmedim. Sen dünyanın en değerli ve güzel kadınısın” modunda sözler söylediğinde kadın hemen inanır. Çünkü ilk kocasından en küçük bir iltifat veya güzel söz duymamış. Hatta kendisini aşağılayan ifadeler kullanmış ilk kocası. Bazen “Elimi sallasam senden daha iyi ellisini bulurum” dermiş. Bu sözler de kadının kendisini “Değersiz ve anlamsız” hissetmesine sebep olmuş. İlk fırsatta helal haram dinlemeden kendisinin değerli ve kıymetli biri olduğunu söyleyenin peşine takılarak yeni aşklara yelken açmış.
Yahudilere Üstünlük Yükleme
Tevrat “Siz Tanrınız Rab için kutsal bir kavimsiniz. Tanrınız Rab kendi has kavmi olmanız için yeryüzündeki bütün milletler arasından sizi seçti” (Tesniye, 7/6) der. Halbuki Allah bütün insanları Âdem ve Havva’dan aynı maddeden yaratarak köken birliğinden dolayı eşitlemiştir. Eşitliği bireyin “Takva”/sorumluluk duygusuna bağlamıştır. İnsanların mensup olduğu kavim, ırk ve aşirette de üstünlük söz konusu değildir. Fakat her kabile kavim veya aşiretin diğerlerinden cesaret, cömertlik, kahramanlık, özverili olmak, misafirperverlik gibi farklı özellikleri var. Bu özellikler o kavmin veya topluluğun üstün değil farklı meziyete sahip olduğunu gösterir. Kur’ân-ı Kerim Yahudi ve Hristiyanların kendilerini “Allah’ın özel himayesi altında/evliya” (Cuma, 62/6) “Allah’ın oğulları ve sevgilileri” gibi ayrıcalıklı ve üstün oldukları iddialarını red eder. (Mâide,5/18) Kur’ân Allah’ın Yahudilere verdiği lütuf ve nimetle diğer topluluklardan farklı meziyete sahip olduğunu söyler. Bu farklılığı bir kavmin üstünlük ve seçilmişliğine yorumlamak bugün siyonistlerin iddialarına da teolojik destek anlamına gelir. Tarih boyunca her türlü haltı işlemiş bir topluluğa torpil geçerek “Üstün” görmek” sakat anlayıştır. Fakat bu zihniyetin arka planında yatan tarihte aşağılanmış, ötelenmiş özellikle Hitler Almanya’sında “Aşağılık ırk” olarak damgalanmış bir kavmin zihin dünyasındakinin dışa vurumudur. Bu aşağılanmadan kurtulmanın yolu olarak seçilmişlik ve üstün ırk olma iddiası bugün Sinagog ve eğitim programlarında uygulanmaya devam ettirilmektedir.
Muhammed Esed meallerin çoğunda “Onları üstün kıldık” formundaki ayete “Size lütfettiğim o nimetleri ve sizin diğer kavimlere üstün gelmenizi sağladığım günleri hatırlayın…” (Bakara, 2/122) şeklinde anlar. Kur’ân bütünlüğü açısından bakıldığında “Üstünlüğün” ölçütünü Kur’ân bize bırakmıyor. Muhtemelen bıraksaydı her kavim kendini kutsar ve üstün kabul ederdi. Üstün ırk, cins ve kavmin olmadığını Peygamber veda hutbesindeki bütün insanlığa şöyle seslenir: “Arabın Arap olmayan üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.”(Cem’u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632) derken evrensel ilke bırakır. Fakat kısa süre sonra özellikle Emeviler döneminde Arap olmayan topluluklar aşağılanarak “Mevali” olarak isimlendirildi. Buna tepki olarak da “Şuubiye” Arapların üstün ırk olmadığı tezleri ortaya atılmış. Kendilerini kendilerinden menkul anlayışla üstün gören Emeviler imparatorluğu adaletle yüceltmek yerine Araplıklarını yüceltmiş ırkçılık zehiriyle yıkıldılar. Bir kavmi veya topluluğu yücelttiğinizde diğerleri de “Armut toplamıyor” onlar da mensup oldukları ırkları aşırı yücelterek tepkisel davranıyorlar. Bu da toplumsal kırılma hatta yıkımlara sebep oluyor.
Bu zihniyet bugün de Yahudilerde kendine yer bulmaktadır. Yahudi yazar ve akademisyen Peter Beinart şöyle der: “Gazze'nin Yıkımından Sonra Yahudi Olmak: Bir Hesaplaşma” kitabında küçüklükten itibaren bize üstün olduğumuz anlatılır. Bu fikir açıktan söylenmez fakat yapılan eğitimde adım adım “Yahudilerin üstün ırk olduğu fikri” verilir. Bu da bireylerde küçük yaştan itibaren kendine hayranlık, kişinin kendisini diğerlerinden üstün görmesi, hayranlık beklemesi ve kendisini daha önemli hissetmesi gibi kişilik özelliklerini/ narsisizmi doğurur. Üstün ırk anlayışına sahip olmanın verdiği tutumla Yahudi olmayanlardan farklı ve üstün ırk olduğu kanaatine götürür. Yahudiler üstünlükten feragat etmeyerek bu ayrıcalık ve imtiyazı da kaybetme korkusu taşıyorlar. Bu da Yahudi olmayanlara dışlayıcı olarak bakmalarına götürüyor. Netanyahu, Gazze’lilere dini kaynaklarından mülhemle “İnsansı canavarlar”, Savunma Bakanı Yoav Gallant “İnsansı hayvanlar” tabirini kullanarak yok edilmeleri gerektiğini söyledi. İsrailli siyasetçi ve yöneticilerin askeri ve politik stratejilerini belirleyen kendi dini metinleri ve “Ötekileştirici” eğitim sistemleridir.