Kur’ân, farklı inançlara sahip olup bilmediğimiz bir tarihte ateş çukurlarına atılarak yakılan insanlara yapılan zulmü lanetler. (Buruc, 85/1-10) Bazen savaş hayatın gerçeği haline gelse de, savaşı meşru ve gerekli kılan sebeplerin başında saldırıya ve zulme uğramaktır. (Hac, 27/39) Aslında insan icadı olan savaşlara dinler ahlakî prensip getirirken insanlar “ganimet” elde etme kavgasına dinleri alet ederek savaşları dinler üzerinden meşrulaştırdılar, meşrulaştırıyorlar. Adını da “Din savaşları” koydular. Motivasyonu din olan savaşlar hem daha kanlı hem de daha yıkıcı ve yakıcı oluyor. Bunun faturasını da genellikle çocuklar ve kadınlar ödüyor.
Kazananı olmayan bütün savaşlarda olduğu gibi Amerika ve İsrail’in İran’a saldırdığı bu savaşta da silah tüccarı muktedirler keyif çatarken fakir ve mazlum insanlar hayatını kaybedecek. Bu serüven sadece bugüne ait değil. Tarihe göz atıldığında savaşın olmadığı zaman dilimini bulmak zordur. Mesela; Elli milyon insanın öldüğü birinci ve ikinci dünya savaşları, 5 milyondan fazla insanın hayatını yitirdiği “30 Yıl Savaşı” (1618-1648) da var, 1337’de başlayıp 1453’e kadar 116 yıl sürmüş “100 Yıl Savaşı” hafızalardaki yerini koruyor. Amerikalıların halen unutmadığı 1955-1975 yılları arasındaki Vietnam savaşı 20 yıl sürmüş ve 58.000 bin Amerikalı asker ölmüştür. Bu askerler Washington’daki Arlington mezarlığında hayatta olanlara bir daha savaş olmasın mesajını her gün veriyor. Savaşlardan başarı hikayeleri çıkmaz. Savaşlar sadece acı hüzün kan ve gözyaşı bırakır.
Savaş ve Güç İlişkisi
Gücü yeten gücü yettiğini yok etmeye kalkarsa dünya cehenneme döner. İnsanın sahip olduğu güç zayıfı korumak için olmalıdır. Yoksa güçlü her zaman haklı olur. Güçlünün önüne geçmek için ekonomik, siyasi, kültürel, teknolojik, ilmi, akademik ve askeri teçhizat gerekir.
Hz. Peygamber Uhud savaşının kızıştığı esnada Sad b. Ebi Vakkas’a Ya Sa’d” Güç atmaktadır, güç atmaktadır, güç atmaktadır.” diyerek üç defa tekrarlar. (Müslim, İmare,167; Ebu Davud, Cihad,23) Dönemin cephe savaşlarında ok atılır. Kılıç ve kalkan kullanılır. Bugün ise sahip olduğunuz teknolojiyle ürettiğiniz silahları kullanırsınız. Burada dikkat çekilen gücünüzün olmasıdır. Gücünüz olmadığında Hekimoğlu İsmail’in dediği gibi “Düşmanın mermisi gelir senin iman dolu göğsünü deler geçer.” Düşmana karşı güçlü olmak gerekliliği vahyin insanlara emridir. (Enfal, 8/60) Karşı gücün olmadığı yerde yaşamak zorlaşır. İnsanlığın ikinci atası Hz. Nuh, hayatı yaşanmaz kılan despot ve zâlim kavmine karşı çaresiz kalınca şu ifadeyi kullanır. “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!” (Hûd, 11/80) O gün bugün değişen bir şey yok. Ekonomik, askeri ve teknolojik gücünüz veya müttefikiniz varsa kimse size “gözünüzün üstünde kaşın var” bile diyemez. Yok eğer zayıf olup size gerekli olan ilaçları, teknolojiyi ve buğdayı bile üretemiyor başka ülkelerden alıyorsanız “Aç ayılar” istedikleri zaman ambargo koyar size dünyayı dar eder bir de “dişlerinin kirasını” isterler.
Hz. Şuayb için de şu ifadeler kullanılır “Ey Şuayb! Aramızda ne kadar zayıf olduğunun da açıkça farkındayız; eğer ailen olmasaydı seni mutlaka öldüresiye taşlardık! ...” (Hûd, 11/91) Tarih tekerrür ediyor. Bir işe başlamadan önce maddi ve manevi her türlü tedbirin alınması gerekir. Yoksa aç kurtlar pusuda bekliyor.
Yaşadığımız coğrafya hep kriz ve kaoslarla anıla gelmiş gelmeye de devam edecektir. Bu coğrafyada problemleri sıfırlamak mümkün değildir. Fakat asgariye indirmek ve çözüm yolları üretmek mümkündür. Bu coğrafyada ortak gelecekleri olanların birlikte hareket etmeleri kaçınılmazdır. Yoksa pusuda bekleyen kurt devletler fırsatı yakalarlar. Bu bölgede yaşarken geçmişin formül ve paradigmaları üzerinden yürüyerek çözmek mümkün değildir.
Mazlumun İnancı Sorulmaz
İlahi vahyin uğrunda ortak mücadele verilmesini istediği tek davranış zulümdür. (Bakara, 2/192) Dindar veya dindar olmayan, kimden gelir ve kim yaparsa yapsın fark etmez. Zulme ve zalime karşı ortak mücadele edilmelidir. Bugünün mazlumu yarın zalimi olabilir. O zaman zalimle mücadele edilir. Bugünün zalimi mazlum olduğunda mazluma yardım edilir. Saldırıya ve zulme uğrayanın yanında durulur. Babamız bile zulme uğradığında ona yardım edip, zalim olduğunda da karşısında durabilmeliyiz. Uluslararası dini, milli, yerli ve bölgesel olanına bakılmadan zayıf ülkelerin kaynaklarına çökmeye çalışan tahakkümcü, hukuk tanımayan yayılmacı emperyalist güçlere karşı tavır takınmak vicdanlı insanların boyun borcudur.
Hemen yakınımızda olan komşumuz İran rejimi kendisini eleştirenlere hayat hakkı tanımayıp baskı ve dayatma yapıldığında İran’ın politikalarına itiraz edilir, edilmelidir. Hatta İran devriminin kurucu kadrolarından Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi, İran yönetimine en sert itirazlar yönelttiler. Muhalif söylemlerine tahammülsüzlükten dolayı siyaset yasağı getirilerek ev hapsinde tutulan “Devrimin kızı” Faize Rafsancani’de İran’ın mezhepsel politikalarını eleştirdi. Fakat bugün Atlantik ötesinden gelerek Netanyahu’ya asker yazılan Coniler ünlü Şâir Hafız’ın ülkesine bomba yağdırıyor. Kendilerini “Allah’ın seçilmiş kavmi” olarak ilan eden “çocuk katili” bu zalimlere bir çift sözle bile olsa amasız ve fakatsız itiraz edilmeli. Bu aynı zamanda insan olmanın gereğidir. Gazze işgalinde Batı’nın birçok şehrinde yapılan itirazlar insan olmanın gereğiydi. Fakat ne yazık ki az da olsa Şii veyahut Sünni fark etmeden “zalim kim olursa karşı çıkma” davranışını değil, tarihte yaşanan mezhebi farklılıkların altında ezildiği müsellemdir. Emperyalist devletler de Müslümanlar arasındaki fikri ve özellikle mezhebi ayrılıkları çok iyi bildiği için Orta Doğunun kaynaklarına, konforlarından taviz vermeyen Körfez krallıklarını da yedeklerine alarak kolayca çullanıyorlar. Batılı emperyalist güçler Orta Doğu toplumlarının mezhep, dil, ırk gibi aykırı ve ayrılıklarını yani bizi bizden daha iyi bildikleri için üstümüze geliyor ve gelmeye devam edeceklerdir. Durumumuz ve gücümüz şâir’in dediği gibi “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime…” modunda.
Bu savaş gösterdi ki uluslararası camiada “dindaşları” dahil İran’ın seveni az. Bunun muhasebesini savaşın bitmesini bile beklemeden yapmalıdır İran. İran’dan taraf olduğunu açıkça ilan eden İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, askeri yöntemlerin daha adil bir uluslararası düzen getirmeyeceğini vurgulayarak diplomatik çözümün önemine dikkat çekerek şöyle dedi: “Müttefiklerin hatalarını birbirlerine söylemesi gerekir. Savaş da büyük bir hatadır ve acı sonuçları olacaktır. Bölgedeki halkın acıları, ölenler ortadadır. Neden Ukrayna'dayız? Çünkü uluslararası hukuk ihlal edilmiştir. Bir ülkenin toprağı işgal edilmiştir. Neden Filistin'in yanındayız? Neden Gazze'deki soykırıma karşıyız? Çünkü uluslararası hukuk, aynı anlama gelen insan hakları çok açık bir şekilde ihlal edilmiştir. Burada mesele İran rejiminden yana olup olmamak değil temel konu uluslararası hukuka bağlı olup olmamaktır. İspanyol toplumunun tamamı İran rejimine karşıdır. İran rejiminin ciddi insan hakları ihlalleri ve nükleer silahlanma politikalarına rağmen, bölgede saldırganlığın azaltılmasını savunuyoruz. Bu savaş sadece acı, ızdırap, ekonomik sıkıntı getirecektir. Bu yüzden İspanya hükümetinin tutumu tutarlı ve uyumludur…” Bazı Müslüman ülkeler Amerika ve İsrail’in yaptığı barbarlığı kınamaktan bile çekinirken İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ülkesini “riske atarak” tarafını belli etti. Bu tavır kuvvetli ekonomi ve güçlü demokrasiden kaynaklanmaktadır. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni sadece “ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarını ne kınadığını ne de onayladığını” söyledi. Rusya ve Çin sayılmazsa iki ülke hariç bütün dünya “sessizliğe bürünmüş” halde. Bunun sebeplerini ve bu “Yalnızlığı” İran yeniden gözden geçirip ona göre dış siyaset inşa edebilir.
İran’a savaşa gönderilen Amerikan askerlerine, bu savaşın “‘Tanrı’nın ilahi planının bir parçası” olduğunu söyleyerek moral veriyorlar. Evanjelistler, Yahudilerin "Tanrı'nın Seçilmiş Halkı", Kutsal Toprakların da "Yahudilerin malı" olduğuna inanıyorlar. Müslüman ülkeler bu sözleri diplomatik uyarıların ötesine geçmeyecek şekilde düğündeki “davulcunun osuruğu” gibi kimse hissetmedi bile.
Amerika’nın tek derdi Venezüella’da yaptığı gibi İran’ın doğal gaz, maden ve petrolünü denetlemek, İsrail’i komşuları karşısında sağlama almaktır. İsrail’e komşu ülkelerden Lübnan “Çökmüş Ülkeler Endeksinin” ilk sırasında; ordusu, savaş uçağı ve donanması olmayan bir ülke. Suriye savaş uçağı ve donanması olmayan İsrail’in güvenli komşusu. İran nükleer güç sahibi olmaya çalıştığında buna imkân ve fırsat verilmiyor. Çünkü İsrail bir nükleer başlıklı bombayla haritadan silinebilir. Bu korkudan dolayı nükleer silaha sahip olmak İsrail’in hakkı kabul ediliyor. İsrail’in etrafı temizlendiği ve komşu ülkelerin kolu kanadı kırıldığında ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'nin açıkça söylemekten kaçınmadığı projeyi istediği zaman gerçekleştirebilecek. Bu projede açıkça ve Müslüman ülkelerin gözlerinin içine bakarak şöyle seslendirildi. Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne uzanan bölgede "İsrail’in Tevrat'a dayalı hakkıdır. Hepsini alsalardı iyi olurdu," diyerek “Vaad edilmiş toprakların” kapsam alanını” gösteriyor.
Gazze’den İran’a
Gazze’de yapılanlar bugün İran’a yapılıyor. Nasıl ki Gazze’de Müslüman ülkelerin gözleri önünde katliam yaşandıysa aynısı İran’da yaşanıyor. Kız okuluna atılan bombayla 175 kız çocuğu ve öğretmenleri hayatlarını kaybetti. Yan yana dizilerek açılan minnacık mezarlar bile insanlığı harekete geçiremedi. Hz. Peygamber kuşu ölen bir çocuğun üzüntüsünü paylaşmak için ona başsağlığı dilemeye gidecek kadar inci vicdan ve merhamete sahipti. Peki “Kuşu ölene başsağlığı dileyen” O Peygamberin ümmeti 175 kız çocuğunun “savaş suçlusu” Amerikan’ın bombalarıyla okullarında parçalanmasına nasıl bu kadar kör ve sağır ve dilsiz kalabiliyor?
Tahran’ın su kaynağı bombalanarak Kerbela yaşatılıyor. İran halkı kendi kendine yeter, yetsin anlayışıyla “Yalnızlığa” terk edildi ediliyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Arabistan gibi bazı Müslüman ülkeler Gazze’de Hamas’ı “Terörist” ilan ederek İsrail’in insafına terk etti. Bugün de İran’ın Şii mezhebine mensubiyeti veyahut geçmişte Lübnan, Yemen, Suriye, Irak’taki kabul edilemez faaliyetlerinden dolayı aklını ve ahlakını yitiren Amerika ve İsrail’in karanlık vicdanına bırakılıyor. Elbette ülkelerin yöneticilerini siyaset anlayışlarını, zihniyetlerini sizinle bağdaşmayan fikirlerini eleştirmek gerekir. Fakat mazlum kadın ve çocukların yalnız bırakılmasının izahı yoktur. Bu da Müslüman ülkelerin neden anlaşamadığının turnusol kâğıdı gibidir.
Yapılması gereken tarihsel ve mezhepsel şablona göre karar vermek değil. Her durumun kendine ait şartlarını değerlendirmek ve Müslümanların ortak paydalarını tespit ederek konuşmaktır. Tıpkı Medine’de dönemin Persleri ehli kitap olan Bizansları yendiğinde müşrikler sevinmiş ve Müslümanlarla alay etmişlerdi. Fakat Kur’an ilerde ehli kitap olan Bizans’ın galip dönemin Mecusileri olan Sasanilerin mağlup olacağını bundan dolayı da Müslümanların sevineceğini haber verir. (Rûm, 30/2-5) İlahî vahyin takındığı taraf, inanç olarak Müslümanlara yakın olana karşı tavır takınmaktır. Bugün de İran otoriter sistemine taraftar olmayabilirsiniz. Cezai ehliyeti yokmuş gibi davranan mevcut yönetimin Suriye’de ve Basra’da yaptıklarını unutmayabilirsiniz. Unutmayınız ki tekrar yaşanmasın. O gün onların yaptıklarını kabullenmeyecek bugün de zalimlerin bir Ramazan günü savunmasız insanların üstüne bomba yağdırmasına razı olamazsanız. Kadın, çocuk, sivil asker ayırmayan vahşi, kuralsız, ahlaksız ve kirli bir savaşta saldırgan ile saldırılanı ayırmayarak “Hiçbirisinin yanında değilim” ne demekse! İnsanlık bu feci tecrübeyi ilk defa yaşamıyor. Japonya’nın Nagazaki ve Hiroşima şehirlerine atılan bombaların etkisi bugün bile vicdanları yaralıyor. İkinci dünya savaşında sokaklarında ateş fışkıran Almanya yeniden inşa edildi. Ülkelere diz çöktürülebilir fakat fikirleri yok etmek ve vicdanlara beton dökmek zordur. Bir ülkeyi bitirdim dediğiniz yerde yeniden küllerinden doğabilir. Batı’nın Osmanlı imparatorluğunu “Hasta adam” ilan edip mezara gömmeye çalışırken Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden inşası, bitirdim dediğiniz yerde yürekleri toplu atan bireylerin “Biz bitti demeden bitmeyeceğinin” göstergesidir.”