ÖNCE AHLAK

Prof. Dr. Zeki TAN

Yıllar önceydi. İlçe müftülüğü yaparken o zamanki ismiyle “Kutlu Doğum Haftası” panellerinin birisinde talebelik yıllarımda kendisinden fıkıh dersi okuduğum bir hocam kürsüye çıkarak Batı dünyasının zalimliğinden başlayıp gaddarlığıyla bitirdi. Panelin bir konuşmacısı bendim. Kendisinden ders aldığım hocamı eleştirmemin belki de yeri değildi. Fakat hocam da olsa kimse eleştirilmez değil. Zannımca okuduğum azıcık felsefeyle Aristoteles, hocası Platon’a yaptığı itiraz eleştirilince: “Hocamı severim ama, hakikati ondan daha çok severim” sözünde geçtiği üzere efelenmem tuttu.

Batılının zalimlik ve gaddarlığı bizim çalışkan, iyi ve temiz olduğumuz anlamına gelmez. Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi “Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz...” Yoksa  Termometreyi rakibimizin odasına asarak kendi odamızın sıcaklığını ölçemeyiz. Bugün evimizde kullandığımız çoğu teknolojik alet ve eczanedeki ilaçlar bu “Zalimlerin” ürünleridir eleştirisinde bulundum bulunmasına ama on sene hocamla arayı düzeltemedim. En son yolu Iğdır’da bir sempozyuma düştü de ziyaret edip tatlıya bağladım. Ne kadar anlatırsak anlatalım hiçbir şey yaşanan/tecrübe edilenler kadar değerli değildir.

Bu alışkanlık bugün de devam ediyor. Ne zaman ki Müslüman coğrafyanın içler acısı yürekleri dağlayan perişan hali panel, konferans, sempozyum sohbet, vaaz ve hutbelerde gündeme gelse “Kötünün örnek olmayacağı” unutulup hemen Batı dünyasının ne kadar kötü olduğu anlatılır. Tıpkı lunaparka giderken kendimizi dev aynasında farklı gördüğümüz gibi. Halbuki gerçek ve görüntü farklıdır. Eğer o aynadaki görüntüye göre yorum yaparsak gerçeği gizlemiş oluruz. İdeal olanla reel/yaşanan gerçek her zaman farklıdır.

Yine geçen gün yıllar önce beraber tefsir dersleri yaptığımız bir dostumu umre dönüşü vesilesiyle aradım. Kıymetli dostum bir grup akademisyenle umreye gitmiş, fakat gördüklerini anlatmaya başlayınca “Ne olacak bizim halimiz? Yaşanan ile yazılanlar arasında makas bu kadar nasıl açıldı?” demeye başladı. Ben de ne oldu diye sorduğumda o da hüzünle karışık şunları anlattı: “Mescidi haramın yönetimi tavaf alanı/metafın kalabalığını azaltmak maksadıyla umre yapmak isteyip de ihramlı olmayanları tavaf alanına sokmuyor. Bizim uyanıklar da umre yapmadan ihrama sarınarak normal tavaf yapmak istiyorlar. Bunu da ihramın altındaki iç çamaşırdan anlıyorsunuz. Bu hileyi yapanların içinde dindarlığına toz kondurmayanlar da vardı. Bu yaptığınızın ahlaki olmadığını sorduğumda” onlar da pişkin pişkin “Mescidi haram yönetimi müsaade etmiyor biz de böyle bir çözüm ürettik” dediler. Bunun ahlaki olmadığını da kabul etmiyorlar. Halbuki Mescidi Haramın yönetimi bu tedbiri insanların sirkülasyonu kolaylaşsın diye izdihama meydan vermemek için yapıyor. Buna da uymak insanî ve ahlakî bir görevdir. Biz ise dini sadece bazı ritüellerden ibaret görüp ahlaki bütünlüğü gözden kaçırdık. Bizim halimiz ezan okunurken müezzinle ezanın lafızlarını tekrar ederken susmayı tercih eden bir esnafın veli nimeti olan müşteriye bilerek ve farkında olarak çürük mal satmasına benziyor. İkisi de dindarlık belirtisi içinde ahlakî aşınmanın belirtileridir.”

Kıymetli dostum bunları anlatırken kendisine fıkıh kültürümüzde nikahtan zekâta kadar onlarca konuda adına da “Hile-i Şeriyye” dedikleri “Kanunu arkadan dolanma” veya Anadolu kültüründe geçtiği üzere “Kılıfına uydurma” uygulaması mevcut dedim. İnsanlar ahlaki olmayan davranışlarına kolayca “Dini veya ahlakî kılıflar” icat ederek aldatmaktan kaçınmıyorlar. Şunu unutmamak gerekir, din hakkında “Mangalda kül bırakmadan” konuşanların daha dindar oldukları garantisi olmadığı gibi, ahlak ile ilgili konuşanların daha ahlaklı oldukları garantisi de yoktur. Ahlak kitabını yazanların ahlaktan, inancın kitabını ezberleyen veya yazanların da inançtan nasibi olmadıklarını bu coğrafyada görmek mümkündür. Tıpkı iktisadın kitabını yazıp kendi aylık ücretini yönetemeyenlerin olduğu gibi.

Bilmekle Yapmak Farklı

Yaz aylarında hobi bahçesinde toprakla uğraşırken üniversiteden bir akademisyen geçerken uğrayıp şöyle dedi: “Zeki Hocam! Geçen gün evde eşimle sohbet ederken bir ara bana dedi ki “Herkes soğan, domates, biber, patlıcan, fasulye ekiyor. Sen de uğraşsan hem sağlığına da iyi gelir. Hem de organik sebzeler üretirsin. Haline bakar mısın? Göbeğin Ağrı Dağı gibi uzaktan buradayım diyor” dedi. Ben de “Göbek işini fazla abartma hanım! Hayatımda keyifle yaptığım tek şey yemektir. Onu da sen yasaklama. Beni de ne olur bu işlere bulaştırma. Pazardan sana istediğin kadar organik sebze ve meyve alayım. Ben fasulyenin, domatesin, patlıcanın, salatalığın nasıl ekileceği ve yetiştirilmesiyle ilgili bolca kitap ve makale yazmış birisiyim. Fakat hayatımda hiç ekmedim. Şimdi ekmeye kalkıp başarılı olmazsam rezil olurum” dedim. O da bu mazeretimi kabul etti.” Yani, ziraatın kitabını yazmakla ziraat yapmak farklı şeylerdir. Türkiye’de yapılan araştırmalarda sağlıklarına dikkat etmeyenlerin ve sigara kullanımında sağlık personelinin artış göstermesi “Sağlık bilgisine” sahip olmanın kişiyi daha sağlıklı yapmadığını gösteriyor. Bilmekle yapmak farklı şeylerdir.  Tıpkı bunlar gibi dinî ve ahlakî bilgiye sahip olmak iyi, dindar ve ahlak sahibi olmanın belirtisi değildir. Allah’ın en tiksindiği şahıslar; tutarsız, riyakâr özüyle sözü birbirine uymayan ve bilişsel çelişkililerdir. (Saff, 61/3)

Günümüzde doğru bilgi eksikliği var. Doğru bilginin olmadığı yerde doğru din ve ahlak yaşanmaz. Fakat çok söz/retorik daha az ahlak anlamına gelir. Çünkü din ve ahlak sadece edebiyatı yapılsın diye değil “Yaşanmak “için gönderildi. Nurettin Topçu “Müslümanlığınızı kelâm ile değil, ahlakî davranışlarınızla gösterin. Bunun üzerine sual vâki olursa Müslüman olduğunuzu söyleyin” derken dinin sosyal hayatta, ailede, ticarette, siyasette ve ailede ahlak üzerinden ortaya çıkması gerektiğini anlatır.

Günümüzde en çok konuşulan konulardan birisi de din-ahlak ilişkisidir. Dindar insanların ahlaklı olması gerekirken niçin ahlaklı olmadıkları konusu bazen anekdotlar eşliğinde anlatılır. Falan filan hacı, hoca, tarikat veyahut cemaatin ahlaki olmayan davranışların sebeplerinin izahında bazen zorlanılıyor. Namaz kılıyor, hacca gitmiş, oruç tutuyor fakat gayr-ı ahlaki davranıyor. Hâlbuki esas olan önce ahlaklı olmaktır. Kur’ân’ın iniş seyrine bakıldığında ahlaka vurgu yapan ayetlere öncelik verildiğini görmek mümkündür. İnsan kibirli olmamalı, kendisini yaratana karşı müstağni/Allah’a ihtiyacım yok dememeli, çünkü insan bir bardak suyu, bir saksı dolu toprağı, her ân soluduğu havayı yaratma kudretine sahip değildir. Sorumluluk duygusu/duyarlılık/takva sahibi olmalı. (Alak, 96/1-19) Fakiri gözetmeli, sahip olduklarından imkânı olmayanlarla paylaşmalı, paylaşabilmeli, (Kalem, 68/17-30) Yetim ezilmemeli, Allah’ın verdiği göz, kulak kalp, nefes alma, hayat gibi nimetlerini anmalı, teşekkür edilmeli (Duha, 93/9-11) Yoksula yedirmeli, gösterişten uzak durulmalı, (Mâun, 107/1-7) Dürüst olmalı, yalandan uzak durmalı. (Mürselat, 77/40-42) Kimseyi aşağılamamalı erdemli olmalı, mazlumu korumalı ve kollamalı. (Beled, 90/10-16) Ölçüde ve tartıda kimseyi aldatmamalı. (Mutaffifin, 83/1-3) İnsanları ahlaklı olmaya çağıran âyet listesini uzatmak mümkündür. Kur’ân ahlak yoğunluklu vurgularıyla “Ahlaklı insan ve ahlaklı toplum” inşasını hedefler. Bu da kişinin konuşarak değil duruşu ve tavrıyla kendisini gösterir. Bir Müslümanın güvenilir insan olması bir tercih değil, imanla bağlantılı ahlakî bir gerekliliktir. Çünkü Müslümanın ahlaka ve hukuka aykırı yanlış davranışları sadece kendi itibarlarını değil mensup oldukları inancını da zedeler. Tedbir alınmazsa inancı da kirletir. Kirli inancın taliplisi de olmaz. Kilise halen bedel ödüyor.

Başkalarının Acısını Duyarak Yaşayan Peygamber

Ahlak başkalarının acısını hissetmek için harcanan karşılıksız çabanın adıdır. Yoksa herkes kendisine ahlaklıdır. Esas olan yaşadığın toplum ve beraber yaşadığın insanlar için ürettiğin karşılıksız değer. İşte daha vahyin ilk yılında toplumun ahlakî çürümüşlüğünü dert edinmiş ve kendisini taharri, aydınlanma ve toplumu aydınlatma arayışı anlamına gelen Hira’ya atan Hz. Peygamberin karakterini vahiy anlatırken “Sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin!” (Kalem, 68/4) der. Hz. Peygamber önce Peygamber sonra ahlaklı olmadı. Önce bütün toplum tarafından ahlaklı oluşu onaylandı. Kimse O’nun yalan söylediğine, başkasını kandırdığına, despotluğuna, düşmanına bile hile yaptığına, haksız kazanç elde ettiğine, rüşvet aldığına, başkalarına hakaret ettiğine, haram yediğine şahit olmadı. Hz. Peygamber kendisini topluma anlatırken “Size desem ki şu dağın arkasında bir ordu var size saldıracak inanır mısınız?” Dinleyenler “Evet inanırız çünkü sen hiç yalan söylemedin” dediler. (İbn-i Sa'd, Tabakât: 1/199-200) Burada güvenirliğiyle öne çıkıyor. Güvenirlik seferberliğini önce nefsinden başlayarak ilan ediyor. Güvenilirlikle bütün kapıların açılacağını yaşadığı toplumdan hareketle biliyor. Varlığını güvene endeksliyor. Taha Abdurrahman’ın dediği gibi “Ahlaklıyım o halde varım” diyor.  O günden bugüne başarının sırrı ahlakta gizlidir. Ahlakı bir kâğıt peçete gibi görenler başarılı olamazlar. Hz. Peygamber yaşadığı toplumda Peygamber olmadan önce ahlakî duruşu sayesinde Peygamber olarak seçildi. Eşi Hatice O’nun misyonunda başarılı olacağını ahlakına bina ederek şöyle anlatır: “Rabbin seni hiçbir zaman utandırmaz. Zira sen akrabanı gözetirsin, âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, misafiri ağırlar, hak yolunda halka yardım edersin...” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) Burada Peygamber, fakirin, ezilenin, kimsesizin, yetimin, yoksulun yanındadır.  Bu insani duruşa ve sıfatlara vahiyden önce de sahipti. Sahip olduğu aklı ve fıtratıyla ahlaklı olmayı başardı. Hz. Peygamber sahip olduğu karakterin inşasında vahyin rolü elbette yadsınamaz. Fakat sahip olduğu ahlakî değerler Peygambere dışardan yüklenmedi vahyin desteğiyle ve emekle kişiliğini inşa etti. Doğduğu toplumda Hz. İbrahim ve marufun (Aklın ve toplumun ortak kabulüne mazhar olan kültürel değerlerin) etkisi var. Bir de vahyin işaret ettiği akıl, fıtrat ve vicdanın insandaki varlığı insana rehberliği göz ardı edilmemeli. Mesela; Hz. Hatice’nin Kur’ân inmeden ve Müslüman olmadan önce de karakterine hayranlık duyulurdu.  O gün fıtratı temiz, aklını kullanan fakat Kur’ân’dan habersiz iyi insanlar olduğu gibi bugün de fıtratı temiz milyonlarca insan var. Bunların içinde her türlü din ve inançta insan var. Mesela; Gazze’deki katliamda Müslüman olmayanların duyarlılığı Müslüman ülkelerden daha fazlaydı.  Bırakın tek başıma direneyim, “Zulüm bizdense ben bizden değilim” tarihi sözün sahibi Rachel Corrie Uluslararası Dayanışma Hareketi gönüllüsü ABD'li bir barış aktivist olarak Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah'ta tanıştığı eczacı Samir Nasrallah'ın evinin yıkılmasına direnince İsrail Savunma Kuvvetlerine bağlı zırhlı bir buldozerle iki kez çiğnenmesi sonucu kafatası kırıldı, kaburgaları parçalandı ve akciğerleri delinerek öldürüldü. (https://tr.wikipedia.org ) Ahirette “Hüküm Allah’a aittir.” Allah ahirette kime ne muamele yapacağı yetkisini kendisinde tutuyor.  

Vahyin içeriğine ve Nebi’nin uyarılarına bakıldığında toplumsal değişimde bir kazan dolusu tertemiz bir suyun içine bir bardak kök boya atıldığında nasıl ki kısa bir sürede o kazandaki su nasıl bambaşka bir renk alırsa ahlakta birey ve toplumda aynı işlevi görür. Tıpkı Hz. Yusuf’un güvenirliliğiyle Mısır’ın ekonomisini düzeltmesi gibi.   Öyle ki  Richter ölçeğiyle dokuz şiddetinde bir depremin yapamayacağı büyük bir kırılmadan daha büyük ve muazzam altüst inşa getirir ahlaki güç.  Kişiliğimizi ahlak ele veriyor. Dini ritüel üzerinden keklik avlayabiliriz. Fakat ahirette Kur’ân “İnsanların ağızlarının konuşamayacağını fiillerin fâili; el ve ayakların suçlarını itiraf edeceğini anlatır.” (Yâsin, 36/65) Tıpkı görüntü kayıtlarının çoğaldığı günümüzde yaptıklarını kabul etmeyenlere gizli kamera kayıtlara gösterildiğinde sessizliğe bürünme anlamında “Dut yemiş bülbüle dönecek” dendiği gibi. Bundan dolayı Müslümanım diyen güvenilir olmalıdır. Ahlak yoksa dindarlık; sosyal hayatta, ticarette, siyasette, ailede, okulda ve iş yerinde görünmez ve bilinmez. Ahlaklı insanlar dindar olmayabilir. Tercihini başka şekilde kullanabilir. Fakat Müslümanım diyen ahlaklı olmak zorundadır. Ahlak yoksa din de yoktur. Peygamber “Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur." (Müsned, III, 134) derken birbirinin vazgeçilmezi olan ahlak ve din ikilisin de önceliği ahlaka verir. Ahlak nasılsa inanç ve din o yöne evrilir. Kişinin gece ibadet yapıp sabahleyin ahlaksızlık yapmayı, her türlü ahlaksızlığı yaptıktan sonra umreye giderek temizlenmeyi, yaptığı bunca zulümden sonra hac ile sıfırlamaya çalışması, Mısır’lı âlim Muhammed Gazali, “et-Tedeyyünü’l-Mağşuş” “Aldatılmış/ahlaksız dindarlık” olarak tanımlar.