Zikir kavramı sözlükte hatırlamak ve anmak anlamına gelir. İstilâhî bir kavram olarak Cenâb-ı Allah’ı öven, O’nu tazim ve tebcil eden kelime veya cümlelerle Cenâb-ı Allah’ı anmak veya tesbih etmek manasında kullanılmaktadır. İkisi aynı manaya geldiğinden Cenâb-ı Allah’ı zikretmek Kur'ân’da bazen zikir bazen de tesbih kavramı ile ifade edilir. Zikir belli kelimelerle Cenâb-ı Allah’ı anmakla sınırlı değildir, aksine namaz kılmak, oruç tutmak, hac ibadetini ifa etmek ve Kur'ân’ı tilavet etmek de zikirdir. Kişinin içinde Cenâb-ı Allah’ın azamet ve yüceliğini, cennet- cehennem, ahiret ve evrendeki esrarı düşünmesi ise hem zikir hem de tefekkürdür.
Cenâb-ı Allah’a yakınlaşmak ve cennette yüksek mertebelere ulaşmak için zikir son derece önemlidir. Esasen namaz kılmak ve diğer ibadetlerin temel amacı da Yüce Mevla’yı anmak, O’nu tazim, tebcil etmektir. Bir hadiste “Beyti tavaf etmek, Safa ile Merve arasında say yapmak ancak Allah’ın zikrini ikame etmek için meşru kılınmıştır.” (Müsned-ü İshak b. Raheviye, II/380) buyrularak bu hususa dikkat çekilmektedir. Şu var ki Cenâb-ı Allah, kullarını farklı ibadetlerle denemek maksadıyla ibadetleri farklı kılmış ve kullarının en azından bazılarının zorunlu olarak Kendisini anması için bazı ibadetleri farz kılmıştır.
Hac yapmak, oruç tutmak ve namaz kılmak gibi ibadetlerin farzları standart olup fazlasını yapmak caiz değildir. Sünnet olan ibadetler ise belli şartlara bağlı olduğundan her zaman, her an ve her yerde yapma imkânı söz konusu değildir. Zikir ise en kolay bir ibadettir; hiçbir şartı olmadığı gibi, hiçbir zamanı da yoktur. Ders vermek veya konuşmak gibi zamanlar hariç insan her zaman ve her an zikir yapabilir. Kişinin her hangi bir iş yapması zikir yapmasına engel değildir. Örneğin memur masasının başında, işçi fabrikasında, rençper bağında, bahçesinde esnaf işyerinde çalışmakla birlikte zikir de yapabilir.
Zikir yapılması kolay, uhrevi karşılığı çok büyük bir ibadettir. Dolayısıyla kişi kendisini alıştırıp hem iş zamanında hem de boş zamanında daima veya sık sık Yüce Mevla’yı anmalı ve zikretmelidir. Hz. İbn Abbas da kişinin daima veya sık sık zikretmesinin gerekli olduğuna inanmakta ve “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin.” (Ehzâb, 33/41) âyetin tefsiri sadedinde şunları söylemektedir: Cenâb-ı Allah kullarına bir ibadeti farz kılmışsa mutlaka onun sınırını da belirlemiş ve mazeret durumunda yapmama konusunda kullarını mazur görmüştür. Ancak zikir bundan müstesnadır. Cenâb-ı Allah zikir için bir sınır belirlememiş, zikri terk etme konusunda kimseyi mazur görmemiş, aksine şöyle buyurmuştur: “Ayakta iken, oturuyor iken ve yanlarınız üzerinde iken Allah’ı zikredin.” (Nisa, 4/103). Dolayısıyla gece ve gündüz, karada ve denizde, hazerde ve seferde, hastalık ve sağlık durumlarında, zenginlik ve fakirlik durumunda ve her halde Allah’ı zikretmek gerekir. Ve Allah şöyle buyurmuştur: “Sabah ve akşam onu tesbih edin.” (Ehzâb, 33/42) Siz böyle yaparsanız hem Allah hem de melekler size salavat getirir. (İbn Kesir, VI/433)
Günde birkaç sefer veya sabah akşam değil de sık sık Cenâb-ı Allah’ı hatırlamak ve zikretmek çok önemlidir. Namazın günde beş vakit olması, yemeğin başında, insan bir iş yapmaya başlarken, eve girip çıkarken, elbisesini giyip çıkarırken ve benzeri durumlarda besmele çekmenin veya zikretmenin sünnet olması bu manaya matuftur. Tüm bunların amacı kişinin en azından belli aralıklarla Yüce Mevla’sını zikretmesidir. Şayet amaç bu olmasaydı, namaz günde iki vakit olabilir ve insan beş vakit olarak kıldığı namazı toplu olarak sabah akşam veya sabah vaktinde kılabilirdi. Bizim burada anlatmak istediğimiz, ibadetler dışında kişinin kendisini alıştırıp işiyle birlikte ve boş zamanında daima veya zamanının çoğunda yahut en azından sık sık Cenâb-ı Allah’ı zikretmesidir. Konuyla ilgili âyet ve hadislerden de bu mana anlaşılmaktadır.
Zikir çok önemli olduğundan birçok âyette önemine dikkat çekilerek müminler zikir yapmaya teşvik edilmiştir, şöyle ki;
“Sabah ve akşam Rabbinin ismini an, gecenin bir kısmında da O’na secde et (namaz kıl) ve uzun gecelerde O’nu tesbih et…” (İnsan, 76/25-26),
“Güneşin doğuşundan ve batışından önce hamd ile Rabbini tesbih et, gecenin bir kısmında, secdelerin (namazların) arkasından da O’nu tesbih et.” (Kâf, 50/39-40),
“Kalktığın zaman onu tesbih et, gecenin bir kısmında, yıldızların arkasından da onu tesbih et.” (Tur, 52/48-49),
“Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün uçlarında da tesbih et, umulur ki senden razı olunur.” (Müzzemmil, 73/6),
“Onlar gece çok az uyurlar, seher vaktinde de bağışlama dilerler.” (Zâriyât, 51/17-18),
“Sabah kalktığınızda ve akşam vaktine girdiğinizde Allah’ı tesbih edin…” (Rûm, 30/17).
Bu âyetlerde zikir emredilirken veya zâkir insanlar övülürken, Ehzâb Suresi’nin 35. âyetinde küçükten büyüğe doğru müminlerin vasıfları tadat edilerek zâkirîn vafsı onuncu sırada en önemli vasıf olarak zikredilmiştir.
Âyetlerde zikrin önemi ve fazileti beyan edildiği gibi hadislerde de zikrin önemine ve faziletine vurgu yapılarak konuya dikkat çekilmiş, bazı hadislerde de zikrin diğer amellerden daha faziletli olduğu açıkça ifade edilmiştir. Hz. Ebû Derdâ’nın rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Size amellerinizin en hayırlısını, Melikiniz yanında en temizini, derecelerinizi en çok yükselten, altın ve gümüşü sadaka vermenizden daha hayırlı olan, düşmanlarınızla karşılaşıp onların sizin boyunlarınızı vurduğu sizin de onların boynunu vurduğunuz cihattan daha hayırlı olan ameli size haber vereyim mi? dedi. Ashabı kiram bu nedir? diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) bu amel Allah’ı zikretmektir, dedi. (İbn Kesir, VI/ 431)
Konuyla ilgili diğer bir hadiste ifade edildiğine göre kıyamet günü derecesi en yüksek olanlar, en çok zikredenlerdir. Hz. Ebû Said el-Hudrî anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.)’a Ey Allah’ın Resulü, kıyamet günü Allah katında derece bakımından kulların hangisi daha faziletlidir? diye sordum. O, Allah’ı en çok zikreden erkek ve kadınlar, dedi. Bunlar Allah yolunda savaşan gaziden de mi daha faziletlidir? dedim. O, Şayet gazi kılıcıyla kâfirlere vurup kılıcı kırılsa, kendisi de kan revan içinde kalsa yine de çokça Allah’ı zikredenler ondan daha faziletlidir, buyurdu. (İbn Hanbel, Müsned, III/75.)
Bir hadiste ifade edildiğine göre ibadet yapanlar arasında da ibadeti esnasında en fazla Cenâb-ı Allah’ı zikredenler daha faziletlidir. Hz. Sehl b. Muâz’ın rivayetine göre bir adam Resûlullah (s.a.v.)’a mücahitlerin hangisi daha faziletlidir? diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) Allah’ı en çok zikreden, dedi. Adam tekrar sordu, oruçluların hangisi daha faziletlidir? Resûlullah (s.a.v.) en çok zikreden, dedi. Adam namaz ve diğer ibadetleri de sordu. Resûlullah (s.a.v.) hepsinde en çok zikreden, dedi… (İbn Henbel, Müsned, III/438.)
Zikrin belli bir zamanı ve belli bir durumu olmadığından Cenâb-ı Allah, “ayakta iken, oturuyorken veya yanlarınız üzerinde iken Allah’ı zikredin…” (Nisa, 4/103), “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin, sabah ve akşam O’nu tesbih edin.” (Ehzab, 33/41-42) buyurarak müminleri her zaman ve her durumda zikir yapmaya teşvik etmektedir. “…Bunda akıl sahibi insanlar için âyetler vardır. Onlar ki ayakta iken veya otururken yahut yanları üstünde iken Allah’ı zikrederler…” (Al-i İmran, 3/190-191) âyeti kerimelerinde ise daima veya sık sık Cenâb-ı Allah’ı zikredenler, akıllı kimseler olarak nitelendirilerek övülmektedir. Buna karşılık az zikrettiklerinden dolayı münafıklar âyeti kerimede şöyle yerilmektedir: “Muhakkak ki münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onları aldatandır (aldatmalarının cezasını verecektir.) Namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar, gösteriş yaparlar, Allah’ı da ancak çok az anarlar.” (Nisa, 4/142)
Zikir kalbî itminan, huzur ve mutluluk için manevî büyük bir ilaç vazifesi görmektedir. Zira insanoğlu biri maddî olan bedeni, diğeri de manevî olan ruhu olmak üzere iki unsurdan meydana gelmektedir. Beden maddî gıdaya ihtiyaç duyduğu gibi, ruh manevî gıdaya ihtiyaç duyar. Beden maddî gıda almadan hayatını devam ettiremediği gibi, ruh da manevi gıdasını almadan mutmain, mutlu ve huzurlu olamaz. Âyeti kerimede “…bilmiş olunuz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad, 13/28) buyrularak bu hususa vurgu yapılmaktadır. İçki içmenin, kumar oynamanın, uyuşturucu kullanmanın, intiharların ve cinayetlerin en önemli sebebi inançsızlık, kalbî ve ruhî boşluktur. Zira kalbin gıdası, iman, ibadet ve zikirdir. Bunlar olmayınca insan ruhî boşluk ve bunalım içinde kalır. Böyle bir insan faydalı veya zararlı demeden her türlü harekette bulunabilir.
Zikir sıkıntıların kalkmasına da vesile olabilir. Çoğumuzun duyduğu ve bildiği Hz. Yunus’un kıssası bunun açık kanıtıdır. Bu kıssa aynı zamanda büyük bir mucizedir. Enbiya, Saffât ve Kalem surelerinde bu kıssaya değinilmektedir. Detaya girmeden, zayıf gibi görünen rivayetleri de zikretmeden kıssayı şöyle özetleyebiliriz. Hz. Yunus kavmini uzun süre dine davet etti, ancak onlar iman etmediler. Bunun üzerine onlara kızdı, kendilerine üç gün sonra azap geleceğini söyledi ve köyünü terk ederek oradan çıktı. Gidip eşya dolu bir gemiye bindi. Gemi rüzgâra yakalanıp batma tehlikesi geçirdi. Gemidekiler birini gemiden atıp yükünü hafifletmesek gemi batar, dediler. Bunun için kura çektiler, kura Hz. Yunus’a çıktı. Onlar Hz. Yunus’u atmak istemediklerinden tekrar kura çektiler, kura yine ona çıktı, üçüncü sefer kura çektiler, kura yine ona çıktı. Bunun üzerine Hz. Yunus elbiselerini çıkarıp denize atladı. Bu sırada Cenâb-ı Allah büyük bir balık gönderdi, balık Hz. Yunus’u yuttu. Balık onunla denizin dibine kadar gitti. Hz. Yunus denizin dibinde çakılların tesbih sesini duydu, kendisi de tesbih etmeye başladı ve “la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zzalimin” (Senin dışında ilah yoktur, sen münezzehsin, ben zalimlerden oldum, Enbiya, 21/87) zikrini tekrarlamaya devam ettim.
Hz. Yunus’un balığın karnından kurtarılması için meleklerin şefaatçi olduğuna dair ulemanın rivayetleri bulunmaktadır. Ancak âyeti kerimede açıkça ifade edildiğine göre Hz. Yunus balığın karnından zikir ettiği için Cenâb-ı Allah tarafından kurtarılmıştı. Yani Cenâb-ı Allah balığa ilham etti, balık onu sahile götürüp hasta bir halde iken kustu. Konuyla ilgili âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “Şayet o, (Yunus) tesbih edenlerden olmasaydı, kıyamet gününe kadar balığın karnında kalacaktı.” (Sâffât, 37/143-144.)
Hz. Yunus zikir ile kurtulduğu gibi, diğer insanlar da zikir ile hastalık veya musibetlerden kurtulabilir ya da korunabilirler. Belli anlara mahsus zikirler vardır ki bu zikirler okunduğu zaman insan musibetlerden korunabilir. Örneğin kişi evinden veya iş yerinden çıkınca üç sefer besmele çekip daha sonra da “Bismillahi tevekkeltü alallahi la havle vela kuvvete illa billahi” zikrini üç sefer okursa kendi hatası olmadığı sürece Cenâb-ı Allah’ın izni ve inayetiyle o gün eve dönene kadar trafik kazası ve benzeri musibetlerden korunur. Konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Bir av (hayvan, kuş veya balık) Allah’ın zikrinden gafil olmadığı sürece avlanmaz.” Neticede zikir, kişinin Cenâb-ı Allah’ın ismini anması veya O’nu tazim ve tebcil etmesidir. Dolayısıyla Cenâb-ı Allah’ın zikir anında insanı musibetlerden koruması tabii ve doğaldır.
İnsanın zikir yapıp Cenâb-ı Allah’ı anması ve hatırlaması, Cenâb-ı Allah’ın da insanı zikretmesine vesile olur. Âyeti kerimede “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim…” (Bakara, 2/152) buyrularak bu husus açıkça ifade buyrulmuştur. Mana olarak bu âyete paralel olan bir hadisi kutside de şöyle buyrulmaktadır: “Kim beni nefsinde anarsa ben de onu nefsimde anarım, kim beni bir topluluk içinde anarsa ben onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.” (Buhârî, 7405 nolu hadis)
Zikir tek başına yapılabildiği gibi, toplu olarak da yapılabilir. Toplu olarak yapılan zikir daha faziletlidir, rahmetin celp edilmesine ve insanın bağışlanmasına vesile olur. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Oturup Allah’ı zikreden bir topluluk yoktur ki melekler onları kuşatmasın, rahmet onları örtmesin ve Allah onları yanındakiler arasında anmasın.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 18/44.) Konuyla ilgili diğer bir hadisi şerifte ise şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın faziletli ve seyyar bazı melekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini arıyorlar. Allah’ı zikreden bir topluluğun yanına uğrayınca oturur ve kanatlarıyla onlara gölge yaparlar. Oradan kalkınca Rabbine yükselirler. Rab Teâlâ daha iyi bildiği halde siz nereden geldiniz, diye sorar? Onlar, “Seni tesbih eden, sana hamd eden, sana tehlil ve tekbir getiren, senin azabından sana sığınıp cennetini isteyen kullarının yanından geliyoruz.” diye cevap verirler. Allah şöyle der: “Şahit olun ki, onları sığındıkları şeyden (cehennemden) korudum, istedikleri şeyi (cenneti) de kendilerine verdim…” (Müsnedü Ebî Dâvûd et-Tayâlesî, IV/ 179.)
Daha önce de ifade edildiği gibi, zikrin belli bir vakti söz konusu değildir, zikir her zaman yapılabilir, ancak namaz, oruç ve diğer ibadetler bakımından zamanlar farklı olduğu gibi, zikir bakımından da bazı zamanlar daha faziletlidir. Hadislerde hassaten sabah namazı ile güneşin doğuşu arasında, ikindi namazı ile güneşin batımı arasındaki zamanın daha faziletli olduğu ifade edilmektedir.
Bu zamanlarla ilgili farklı bazı hadisler bulunmakta olup konuyla ilgili hadislerden birinde şöyle buyrulmaktadır: “Sabah namazını kıldıktan sonra oturup güneşin doğuşuna kadar Allah’ı zikreden bir kavim ile oturmam, bu süre içinde atların sırtında olup cihâd yapmaktan bana daha sevimlidir, ikindi namazını kıldıktan sonra oturup güneşin batımına kadar Allah’ı zikreden bir kavim ile oturmam benim için bu süre zarfında atların sırtında olup cihâd yapmaktan daha sevimlidir. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VII/172.)
Konuyla ilgili diğer hadisi şerif şöyledir: “Sabah namazından Güneş’in doğuşuna kadar Allah’ı zikreden bir kavim ile oturmam, bana güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimlidir. İkindi namazından güneşin batımına kadar zikretmem benim için Hz. İsmail’in evladından her birinin diyeti 12 bin dirhem olan 8 köleyi azat etmekten daha sevimlidir.” (Müsnedü Ebû Dâvûd et-Tayâlesî, III/574.)
Zikir konusunda çoğumuzun ihmal ettiği bir husus daha vardır, bu da insanın oturduğu her mecliste mutlaka Cenâb-ı Allah’ı zikretmesidir. Bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: Cennete girseler dahi bir mecliste oturup Allah’ı zikretmeden kalkan bir kavim yoktur ki bu durum kıyamet günü onlar için hasrete sebep olmasın. (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübra, IX/157.)
Zikir meclisi ne kadar faziletli olsa da ilim meclisi zikir meclisinden daha faziletlidir. Abdullah b. Amr b. As şunları anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) bir gün mescide girdi ve iki meclis gördü. O meclislerden biri zikir edip Allah’a yalvarıp yakarıyordu, diğer meclis ise fıkıh öğreniyordu. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her iki meclis de hayır üzeredir, onlardan biri Allah’ı zikredip O’na yalvarır ve yakarır. Allah dilerse onlara verir dilerse vermez. Bunlar ise ilim öğrenir ve cahilleri öğretirler, ben ise muallim olarak gönderildim, bunlar daha faziletlidir”, ve ilim meclisiyle birlikte oturdu. (Haris, İbn b. Ebî Usâme, Buğyetü’l-Haris, I/185.)
Her ibadette olduğu gibi zikir konusunda da ihlas, samimiyet ve Allah’ın rızası şarttır. Cenâb-ı Allah’ın rızası, ihlas ve samimiyet olmayınca ne zikrin, ne namazın ne de diğer ibadetlerin bir anlamı ve manası kalır. Yahya b. Ca’de’nin rivayetine göre Hz. Ali şöyle buyurdu: Ey ilmin taşıyıcıları, ilim ile amel ediniz. Âlim ancak o kimsedir ki ilmiyle amel eder, ilmi ameline muvafıktır. Daha sonra ilim taşıyan bir kavim gelecek, ancak bunların ilmi kursaklarından aşağı inmeyecektir, bunların ameli ilmine, içi dışına uymuyor. Bunlar halka halka otururlar, bazıları diğerlerine karşı iftihar eder, hatta bunlardan biri daha önce kendisiyle oturan ancak daha sonra gidip başkasıyla oturan arkadaşına küser ve öfkelenir. Bunların meclislerinde yaptıkları amelleri Allah’ın yanına yükselmez. (Sünenü Dâremî, I/170.)
Neticede gerek zikir olsun gerek diğer ibadetler olsun, kabul olması için Cenâb-ı Allah’ın rızası, ihlas ve samimiyet gerekir. İhlas ve samimiyet olmadan yapılan bir zikir veya ibadetin bir anlamı ve önemi söz konusu değildir. Ayrıca insan haram lokmadan ve hassaten kul hakkından sakınmalıdır. Bir taraftan ibadet ve zikir yapmak öte taraftan kul hakkı yemek birbirine zıt şeylerdir. İslâm’da haramlardan sakınmak ibadetlerden önce gelmektedir. Bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Size bir şeyi emrettiğimde bunu gücünüz nispetinde yapınız, size bir şeyi haram kıldığımda bundan mutlaka sakının.”
Selam ve dua ile.