Liseyi önce Rize İnşaat Teknik Lisesi sonra da Ankara İnşaat Teknik Lisesinde okudum. (1982) Terör ortalığı kasıp kavuruyordu. Hayatta olup olmadığımı tespit için babam sık sık sorardı. Bir ara ulaşamayınca Hakkâri İl Müftüsü kanalıyla Emniyet müdürlüğü üzerinden Rize Emniyet müdürlüğüyle yapılan telsiz görüşmesiyle haberdar olmuşlardı. Hemen hemen her gün sokaklarda sağ-sol görüşlüler çatışıyorlardı. Daha sonra bu “Kayıkçı kavgası” nasıl oldu da kısa sürede bıçakla keser gibi sona erdi. O gün birbirlerinin “Saç, sakal ve bıyık stillerine” bile tahammül edemeyen sağcı ve solcular bugün birlikte meze eşliğinde kadeh tokuşturuyorlar.
Toplumsal problemleri çözmede çoğu zaman “Ehliyetsizlikten” yetersiz kalıyoruz. Sağlıklı ve kalıcı tanılar koyamıyor faturayı sürekli “Dış mihraklara” kesmeye devam edip günah keçileri icat etmekten de yorulmuyoruz. Halimiz tıpkı mikroplarla baş edemeyen doktora benziyor. Doktor önerdiği ilaçlarla hastanın ateşini düşüremeyince dereceyi kırıyor. Maalesef sanatçının dediği gibi “Neydi benim günahım” diyerek kendimizle yüzleşmiyoruz.
29-30 Ekim 2024 Tarihlerinde Iğdır Üniversitesi ile İran/Urmiye Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen “Uluslararası Modern İslam Medeniyetinde Bilimin Rolü” sempozyumuna katılmıştım. Başta İran olmak üzere “Cihat yorgunu” ülkeler “İslam Cumhuriyeti” veya “İslâm Emirliği” olarak isimlendirilseler de insanların istediği güvenli ve özgür toplum yapısını bir türlü inşa edemiyorlar. Müslüman toplumlarda akl-ı selimin talep ettiği adalet, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, özgürlük, ehliyet ve liyakat, merhamet ilkelerinin altı doldurulmamış isimler var. Ne yazık ki uluslararası “İslamilik endekslerinde” adalet, hukuk, yolsuzluk, şeffaflık, özgürlüklerde Müslüman ülkeler son sıralardan yukarıya çıkamamaktadır. Bu da gösteriyor ki önce Müslümanların İslam ve Kur’ân ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekir.
Urmiye üniversitesinde tebliğimi sunarken bir ara dinleyici bölümünde oturan üniversite öğrencilerine şöyle dedim: “Sizler Afganistan’ın Kâbil, Suriye’nin Şam, Irak’ın Bağdat, Lübnan’ın Beyrut, Yemen’in Sanasında mı yaşamak istersiniz yoksa Londra, Brüksel, Berlin, Ottova şehirlerinde mi yaşamak isterdiniz? “Yüksek sesle” olmasa da Batı’da yaşamak istediklerini söylediler. Keşke! “Tarihi yaşanmışlığımız” varken gençlerin tercihlerini tersine çevirebilsek. Yani herkes kendi ülkesinde yaşamayı ölümüne tercih etse. Aslında gençleri doğup büyüdükleri ve en verimli çağlarında hizmet etmek istedikleri ülkelerinde Ali Şeriâti’den mülhemle zindana mahkûm ettik. Gençler yine şâir’den mülhemle “kendi ülkemde nur içinde öleceğime özgürlükler diyarı Batı’ya gidip nur için yaşarım” diyorlardı. Hâlbuki Kur’ân, “Mabet veya tapınak sessizliğine bürünen” değil, her insanın kendisi kalarak “güvenlik ve refahla dolu şehir” (Nahl, 16/112) inşasını ister. Teknoloji sayesinde sınırların ortadan kalktığı bir dünyada düşünceye sınır çizmek, yaşadığı çağdan habersiz olmaktır.
Beynini saran zincirleri kırıp dünyaya açılması gereken gençleri “Fikir zindanına” mahkûm etmek kuşun kanatlarını kırmak gibidir. Kartalların yükseklerde uçuşu gibi fikri özgürlüğün olmadığı topraklarda refah, güvenlik ve üretimden söz etmek imkânsızdır. Ne yazık ki Anadolu irfanında Arap olmayan anlamında “Acem Diyarı” olarak bilinen komşu ülke İran anayasal teminat altına aldığı koyu mezhebi taassuptan dolayı yeni bilgiler üretme anlamında fikri özgürlüğünü ve düşünce derinliğini kaybetmiş. Toplumun genelinde hakikate odaklanmak yerine “Şekilcilik” hâkimdir. İran’ın böyle bir paradigmayla kendisi dışındaki Şii toplumlarına rehberlik etmesi güçtür. Toplantı sonrası bizi çarşı pazarda gezdiren mihmandarımız esnafla konuşurken bir ara “Şii-Sünni kardeştir rehberimiz Hamaney” demesi sadece tebessüm ettirdi. Çünkü Farisîler hariç annenin ak sütü gibi, hatta mutfakta pişen anne eli değmiş yemek gibi olan dillerini ne medyada ne de eğitimde kullanamıyorlardı. Yasak! Sinan Çetin’in “Kâğıt” filmin repliğinde geçtiği üzere “Her yasak kendi isyancısını yaratır…” Bu manzara sadece komşu ve kardeş İran’a mahsus değildir. Orta Doğu ümmet coğrafyası tel tel dökülüyor. Büyük mücadele vererek problemlerini çözmeye çalışan Suriye’nin ismi “Suriye Arap Cumhuriyeti” olarak “Herkesi kapsamayan” şeklinde kayıtlara geçti. Halbuki Suriye kadim topraklardır. İnsanlığın gelişimine tanıklık yapmış, Arap, Türkmen, Kürt, Yezidi, Farısî/Şii, Sünni, Asurî, Alevi/Nusayrilerin birlikte inşa ettikleri bir ülkedir. Sadece Araplara ait değildir. “Suriye Cumhuriyeti” yerine çoğunluğu oluşturan bir etnik üzerinden isimlendirmek birlikte yaşamayı zorlaştırır, uzun vadede iç çatışmaya götürür. Devlet şemsiyesi dini, inancı, dili, ırkı, rengi, mezhebi ne olursa olsun hiçbir ferdi ayırmadan herkesi kucaklamalıdır. İnsan farklılığını devlete değil ilahi iradeye borçludur.
Kürdistan! Diyerek Bağırsaklarda Biriken Yüzyıllık Gazı Alma
Aşağıdaki satırları okuyanların zihinlerinde bu satırların sahibi Kürt Milliyetçisi veyahut PKK sempatizanı çağrışımı olabilir. Fakat şunları açık yüreklilikle ifade edeyim; Din, ırk, grup, parti ve mezhep dahil hiçbirinin milliyetçisi olmadım. PKK’nın da şiddet, milliyetçilik dahil Marksist- Leninist fikirlerine lise yıllarımda bile hep eleştirel baktım. Bu muhalifliğin bedelini de Hakkâri Bulak mahallesindeki baba evimizi önce kundaklayarak sonra da ateşe vererek ödettiler. Kutsalları yoksa da başka kutsallara saygıları olur düşüncesinde iken seküler ideoloji sahipleri Hakkâri Hacı Sait Camii imamı Abim Aziz Tan’ı 23 Ağustos 2010 tarihinde sabah namazına giderken kafasına sekiz kurşun sıkarak şehit ettiler. Aynı kurumda beraber çalıştığım Abim Aziz Tan problemlerin çözümünün silah ve şiddetle mümkün olmadığını vurguluyordu. Ona da şiddet karşıtlığını canıyla ödettiler. Daha sonra PKK’lılar eşya gibi “Silahın miadı dolunca” bir seremonide silahları yaktılar. Çünkü hiçbir kavga veya savaş ebediyen devam etmez. Benim de gayem devam etmekte olan zorlu, karmaşık fakat bu ülkenin kaderini değiştirecek kadar önemli “Barış süreci” hakkında sadece konuşarak değil yazarak fikirlerimi paylaşmaktır. Ne yazık ki toplum olarak geçmişten tevarüs ettiğimiz fikirlerimizi yanlışta olsa değiştirmeye kolay kolay yanaşmıyoruz. Halbuki bu ülkenin kaderi, sahip olduğumuz “Değişmez ve değiştirilemez” fikirlerimizden daha değerlidir.
Günlük hayatımızda güllerin yetiştiği yetiştirildiği bahçeye gülistan ismi verilir. Kabirlerin olduğu mekâna kabristan denir. Taciklerin yaşadığı coğrafyaya Tacikistan, Kazakların yaşadıkları bölgeye Kazakistan, Özbeklerin ülkesine Özbekistan, Âzerilerin yaşadıkları ülkeye Azerbaycan denir. Moğolların yaşadıkları ülkeye Moğolistan denir. Bundan da kimse gocunmaz. Bu kelime nispet için de kullanılır. Mensubiyet anlamında Türk olanlara Türkî, Arap olanlara Arabî, Fars olanlara Farisî, Kürt olana Kürdî denmesi yadırganmaz. Ahmed Yesevi’ye Pîr-i Türkistan denir. Tefrikaya götürmediği sürece isimlendirmeden korkmamak gerekir. Çünkü artık gençler gurur verici “Eski hikayelere” veda ederek ülke mensubiyetini değil (Türkiye’de bu oran %65) güvenliğin, hukukun, gerçekliğin, belirsizliğin, şeffaflığın, özgürlüğün, adaletin ve iş imkanlarının olduğu Batı’yi, yani “Diyâr-ı Küfrü” tercih ediyorlar.
Günümüzde Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya idari değil kültürel olarak bile Kürdistan denmesi bölücülük kabul ediliyor. Halbuki İran’da idari olarak Kürdistan Eyaleti, Irak’ta Kürdistan Özerk Bölgesi var. Ülkeler de bölünmüyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürdistan bir coğrafi bölgenin adıydı ve kayıtlara böyle geçti. Birinci mecliste bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından defaatle coğrafi bölge olarak Kürdistan kelimesini meclis konuşmalarında kullandı. Karadeniz bölgesine Lazistan denir. Lazistan milletvekili/mebusu var mecliste. Yine Kürdistan milletvekili/mebusu var. Bunları söylerken kimsenin “Kürtçülük” “Arapçılık” veya “Lazcılık” yaptığı görülmedi. Yeni bir ülkenin sınırları da çizilmedi. İstanbul’da yaşayan Kürt nüfusu Doğu’dan fazladır. Ama kimse buraya “Kürdistan” demiyor. Fakat ne zaman ki insanların kendilerini veya yaşadıkları bölgeyi tarihten gelen isimlerle isimlendirmeleri dayatıldı, hızını alamayanlar Kürtçeyi, Kürtçe müziğini de yasakladı. Tarihte Osmanlı toplumu yirmiden fazla dil ve otuzdan fazla inançla karşılaştı. Bu dil ve inançların özgürlük alanlarını alabildiğine genişleterek yaşam alanları açtı. Hatta yasaklamayı yasakladılar. Çünkü farklı konuşan, farklı düşünen ve farklı inanan insanların varlığı toplumun zaafı değil nefes alma biçimidir. Her bir yasak ve baskı insanları içten içe susturur. Konuşamayan ve yanlış bile olsa düşüncesini dile getiremeyen toplum başkalarının ürettiği teknolojiye muhtaç yaşar.
Modern dönemde yapılan hatalar telafi edilemedi. Birlikte yaşamada “Âdem oğlu” /insan olma “Ortak payda” inşasında çok uzaktayız. Acılara dayanacak takati kalmayan bu ülkede acıların bir daha yaşanmaması adına Devlet Bahçeli’nin dediği gibi “…Barış ve uzlaşma bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmaları, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırlar…” demek gerekir. Tıpkı eşya gibi her fikir ve ideolojinin son kullanma tarihi var. Zaman bunları silindir gibi ezip geçiyor. “Eskimiş olsun benim olsun” diyerek reddetmekte zorlanıyoruz.
Burası üniter Türkiye Cumhuriyetidir buna kimsenin itirazı da yoktur. Olamaz da. Türkiye’de yaşayarak bu ülkenin kalkınması için vergisini verip, beyin ve alın teri döken, yönetici olarak görev yapan, sanatçı olarak katkı sunan, Çanakkale’de olduğu gibi hayatını feda ederek askerlik yapan bütün insanlar; Türkler, Araplar, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Pomaklar “Eşit vatandaş” olmalıdırlar. Efendim zaten eşit değiller mi? Tüm kesimler kendilerini eşit, saygın ve güvende hissediyorlarsa problem yoktur. Hayatımda üstün cinsiyet, üstün ırk, üstün renk, üstün dile inanmadığım için Arapçı, Kürtçü, Farsçı veya Türkçü de olmadım. Bir ırka mensubiyet insanın kendi tercihi olmadığından hiçbir ırkın mensubu diğerinden üstün de değildir. Fakat farklıdır. Her ırkın baskın ve mümeyyiz vasfı vardır. Mesela; Türklerin sahip olduğu kabiliyetler ile Arapların veya Kürtlerin meziyetleri farklıdır. Son dönem Osmanlı âlimlerinden Said Nursî de "Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvvetiyiz" derken Kürtleri cesaret güç ve kudretle Türkleri de akıl ile vasıflandırır. Yoksa Türkleri kudretsiz Kürtleri de akılsız olarak görmek değildir. Anadolu topraklarında nefes alıp veren bütün kavimler birbirine muhtaçtır. Etle tırnak haline gelmiş olup mottoda geçtiği üzere Orta Doğu’da “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” ifadeleri birlikte yaşamanın vazgeçilmezliğini anlatır. Bu ülkede yaşayan her insan hangi etnik kökene sahip olursa olsun kendi ana dilini özgürce konuşabilmeli. Bir insanın hakaret etmediği, şiddeti de teşvik etmeyerek kamu sağlığını, kamu ahlakını ve kamu yararını bozmadığı müddetçe istediği farklı müziğini sonuna kadar icra edebilmelidir.
Bir insanın ana dilini yasaklamak esasında ilahi iradeye bir itirazdır. Bütün dillerin sahibi ve yaratanı Allah’tır. Her dil ilahî sözlü bir âyettir. Hiçbir dil diğerinden üstün değildir. Diller kullanıldıkları zaman edebi ürünlerden roman, hikâye, şiir ve tiyatrosu yazıldığı zaman zenginleşir. Fakat üstün olmaz. Bir dili yasaklamak o dili fakirleştirir. Bir dili konuşmak ve konuşturmak kültürel zenginliktir. Toplumsal bölünme farklı dillerin konuşulmasında değil önce gönüllerde başlar. Türkiye’de on milyona yakın Türk-Kürt evliliği/gönül birlikteliği var. Bu kadar içiçe geçen bir toplum bölünemez. Celaleddin er-Rûmî "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir" dediği gibi bir coğrafyada yaşayanlar ortak duygulara sahipse bölünme olmaz. Cahiliyede aynı dili konuşan Araplar 180 kabileydi ta ki “Aynı gönül” le birliktelik inşa edildi.
Günlük sohbet ve vaazlarda dile pelesenk edilen ayetlerden birisi de “Müminler ancak ve ancak kardeştirler...” (Hucurat, 49/10) Arapça “Ahî” kardeş anlamına gelir. Bu kavram “Benzer” “Aynı” ve “Eşit” anlamlarına gelir. Yani aynı inanca sahip insanlar birbirinin benzeri olup hukukta, adalette, özgürlükte, katılımda eşittirler demektir. Devlet Bahçeli’nin motto haline getirdiği “Herkes Eşittir Türkiye” toplumsal mutabakat zeminidir. “Hep birlikte Türkiye’yiz” ortak hedeflere varma iradesidir. Meşru hiçbir düşünce ve fikri dışlamadan, herkesi, inancı, etnik kökeni, mezhebi ve meşrebiyle, değerleriyle eşit kabul etmektir. Bu problemi çözen Türkiye komşularına rehberlik edebilir. Mesela: İran’da Farısî kimliği baskın olup Farısî olmayanlar ikinci sınıf muamelesi görüyor. İran’ın Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Türk kökenlidir. Tebriz Kültür Haftası kapanış töreninde Şehriyar’ın “Heyder Baba’ya Salâm” şiirini Azerbaycan Türkçesiyle okuduğunda görevliler engellemeye çalıştı. Bu tam da bir akıl tutulmasıdır. Doksan milyon nüfuslu İran’da otuz beş milyon Azeri Türkü yaşıyor. Urmiye’de katıldığım sempozyumda Türkçe sunduğum “İslam Medeniyetinde Bilginin Yeri ve Önemi” başlıklı tebliğimin İngilizce olması halinde yayınlayabileceklerini söylemişlerdi.
Orta Doğu’da yönetişim becerisi zayıf siyasiler bezirganlıklarını devam ettirmek için sürekli, tarihte rastlanmamış ve günyüzü görmemiş yasaklar icat ederek ve korkutarak yönetiyorlar. Geçmiş zamanlarda sol görüşlü olanlar “Biz olmazsak bu ülke laik olmaktan çıkar İran veya Arabistan’a dönüşür. Her tarafı kara çarşaflılar doldurur” diyerek iktidarlarını korudular. Kıyafet kombinine yakıştırılan sekiz köşeli köylü kasketiyle zengin de oldular. Sağ görüşlü olanlar da “Biz olmasak Kur’ân yasaklanır din elden gider” diyerek köyde semersiz bir eşeğe sahip olamayanlar şehirleri mesken edinerek lüks rezidans ve araçlara sahip oldular. Karl Marks'ın “Afyon görevi gören” dediği bu retorikler farklı versiyonlarla devam ediyor…
Kıymetli okurlar! Bazen yazılı bazen de sözlü olarak “Hocam yazılarınız çok uzun” diyerek serzenişte bulunuyorsunuz. Yazılar günlük, haftalık, onbeş günlük, aylık, altı aylık ve yıllık olarak yazılır. Ben AYLIK olarak yazabildiğim için biraz uzun oluyor. Affınıza…