Genç Öğretmenle Hasbihal

Prof. Dr. Zeki TAN

İlahiyat Fakültesi mezunu öğretmen olarak atananları görünce az da olsa katkımdan dolayı seviniyorum. Geçen gün bizim fakülteden mezun öğrencilerden birisini “Bakımlı ve şık haliyle” gördüğümde ayak üstü sohbet etme imkânı buldum.  “Öğrencilerin durumu nasıl?” diye sordum. Çiçeği burnunda yeni atanmasına rağmen işini elden geldiğince yapan fakat istenen seviyede “Özen göstermeyen” bıkkın ve yılların verdiği ağırlığın altında ezilmiş “Yorgun savaşçı” gibiydi. Hemen söze girerek “Hocam! Öğrencilerle uğraşmak çok yoruyor. Bazen çıldıracak gibi oluyorum” dediğinde “Sınıf yönetimi” konusundaki eksikliğinin farkında bile olmadığı anlaşılıyordu. Daha mesleğinin baharında olan bir öğretmenin “Öğrenme isteği ve merakıyla dünyaya gelen” öğrencilere bakışı son derece berbattı. Reklam filmindeki gibi çocukların antenleri açık fakat vericiden gelen sinyal çok zayıf. Bu yanlış bakış açısını değiştirmeden öğrenciyle iletişim kurmak imkânsız. Bu bakış açısı hem öğretmeni hem de öğrencileri yoruyor, iştahlarını kaçırıyor. Sonra da “Emek vermeye değmiyor” diyerek erkenden havlu atıyor. Halbuki bir kuşun yavrusu için çırpındığı gibi öğretmen de öğrencisi için çırpınmalı. Hz. Peygamberin insanların   eğitimi için “Kendisini üzüntüden harap” ettiğini Kur’ân anlatır. (Kehf, 18/6) Nurettin Topçu da “Bir insanın büyüklüğü, başkaları için çektiği acının büyüklüğü ile ölçülür” der.

İnsanın insanlığına anlam ve değer yüklemeyen bir eğitimle felaketin eşiğine geldi dayandı. Bir ara öğretmenlik stajı için danışmanlık yaptığım İlahiyat öğrencilerine “Okuldaki rehber öğretmenler hakkındaki gözlemleriniz nedir?” diye sorduğumda stajyer öğrenciler öğretmenlerin mesleklerinin ilk yıllarında “Metal yorgunluk” la malul olduklarını söylediler. Bu da mesleğini ciddiye almama ve eski bilgilerini yenilememenin sonucudur. Bilginin anlık değiştiği dünyada eski bilgiyle yetinmek, teknolojik gelişmeye sırt dönerek öküz arabasıyla taşımacılık yapmaya benzer.

Rol-model öğretmenlerden Nurettin Topçu sınıfa her girdiğinde mabede girer gibi girdiğini söyler. Sınıf bir mabetse öğrenci o mabedin müdavimidir. Tarihin hiçbir döneminde şimdi olduğu gibi “Genç insanlara” taşıyamayacakları statüler verilmedi. Bazı insanlar atandıkları görevlerinde bilgi eksikliği ve “Tecrübesizlikten” dolayı telafisi ve tarifi imkânsız hatalar yapıyorlar. “Kervan yolda düzülür” diyerek birikimsiz ve tecrübesiz öğretmenlerin hatasını öğrenciler hayatlarıyla ödüyorlar. Bundan dolayı Buket Uzuner “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır” der. Eğitimin motoru öğretmendir. Özellikle “İlgisiz ailelerin” bolca olduğu bizim gibi toplumlarda öğrencinin kaderi kaliteli bir öğretmene bağlıdır. İbn Haldun’a nispet edilip ona ait olmadığı söylenen “Coğrafya kaderdir” ifadesinden mülhem “Öğrenmeyi cazip kılan birikimli ve tecrübeli iyi bir öğretmen kaderdir” sözü değerlidir. Teknolojiyi başka ülkelerden almak mümkün fakat ülkenin sosyal sermayesi olan eğitilmiş insan gücünü ithal etmek zordur.  Kimse iyi yetişmiş elemanı kaptırmak istemez.

 

Eğitim Ordusunun Hal-i Pür-Melali

İnsan bazen motive edilmeye ihtiyaç duyar. Bunu da ya bir eğitici yapmalı veyahut dışardan öğretmeni motive edecek yöntemleri bulmak gerekir. Yoksa morali bozuk şevksiz “Yorgun savaşçı” modundaki bir öğretmenle netice almak zordur.

İyi bir toplum iyi bir eğitimle iyi bir eğitim de güçlü öğretmenlerle mümkündür. Bir toplumda eğitim ne kadar kaliteli olursa toplumun kalkınma, üretim, demokrasi, hukuk, adalet, sorumluluk duygusu, çevre, refah ve mutluluk bileşik kaplar gibi aynı oranda değişim gösterir. Bazı hayati ve temel konular var ki, onları çözdüğünüzde buna bağlı olarak yüzlerce problem kendiliğinden çözülür. Eğitim bunların başında gelir. Eğitimin ihmali ekonomi, yönetim, demokrasi, ahlak, mimari, sanat, çevre, bilim, sağlık, spor gibi onlarca alandaki aksaklık eğitime bağlı olarak ortaya çıkar. Bundan dolayı eğitim ihmal edilmemeli ve eğitimden tasarruf olamaz. Öğretmenin motivasyonu bir ülkenin geleceğiyle doğru orantılıdır. Güçlü toplumun yolu mutlu ve motivasyonu yüksek güçlü öğretmenden geçer.

Öğretmenlerin genel durumunu anlatan araştırmalar iç açıcı değildir. Ankete göre öğretmenlerin yüzde 74.7’si yeni öğretim yılına umutsuz başlarken, yüzde 98.1’i mesleğin itibarını kaybettiğini, yüzde 94.2’si ise mesleki tükenmişlik yaşadığını belirtiyor. Atama sistemini adaletsiz, okulları ise güvensiz bulan eğitimcilerin yüzde 96.1’i şiddete karşı önlemleri yetersiz görüyor. Her dört öğretmenden üçü, yani eğitimcilerin %74.7’si, 2025-2026 eğitim-öğretim yılına başlarken geleceğe dair bir umut taşımadığını ifade etti. Bu karamsar başlangıcın arkasında ise birikmiş birçok sorun yatıyor. Eğitimcilerin %93’ü, katıldıkları seminerlerin mesleki becerilerine herhangi bir katkı sağlamadığını, bu etkinliklerin bir fayda sunmaktan uzak olduğunu belirtti. ( https://www.karar.com) Anlaşılan eğitimde “laf olsun torba dolsun” işlerinde muasır medeniyet seviyesini yakalamış hatta daha da yukarı çıkmışız!

 Öğretmenleri insanın yetişmesine emek verdikleri için seviyor ve saygı duyuyorum. Orta Okulu okuduğum Hakkâri Lisesi’nde bir ara öğretmenlik yaptım. Öğrenciyken coğrafya dersimize giren Sacit Hocayı her gördüğümde kendisine saygı göstermeyi ihmal etmedim, edemezdim. Çünkü gerçekten bende emeği vardı. Hakkari’de serbest avukatlık daha sonra milletvekili olan, öğretmen eksikliğinden dolayı dışarıdan Türkçe derslerimize girip kitap okumamı sağlayan Cumhur Keskin’i unutmadım. Farklı dünya görüşlerine sahip olsam da halen hatırlar ve hayırla yâd ederim. Bunları anlatırken geçmişin eğitim ve öğretmenlik modelini bugüne taşımayı kastetmiyorum. Fakat bir toplumun tek kurtuluş yolunun eğitimden geçtiğini ifade etmek istiyorum.  Geçen gün sosyal medyada şöyle bir haber geziniyordu: “20 ton domates bir iPhone ediyor.”  Bu fark eğitim ve bilginin teknolojiye dönüşmesinden kaynaklanıyor. Katma değeri yüksek ürün üretmenin yollarını bulmalıyız. Yoksa “Diploma koleksiyoneri” haline gelen getirilen bireyden inovasyon beklenemez. Tıpkı bir dokuma tezgâhı gibi aklın çalışmasını sağlamak için bilgiyi sınıfta alır öğrenci. Bilgi yoksa dokuma tezgâhı boşuna gelip giderek sadece kuru ses çıkarır. Fikirlerine mengene vurulmayan aklına sınır konulamayan sınırsız ve süresiz bir düşünceden yeni şeyler çıkar. Hayali sınıfın duvarları arasında sıkışan öğrencinin kendisine bile faydası yoktur.

Öğrenci yetiştirmek ve başarıya giden yolda rehberlik yapmak çok boyutlu gelişim alanlarının toplamıyla belirlenir. Yoksa sadece bir bileşeni veyahut sınavı esas alarak öğrenciyi başarılı veya başarısız göstermek hem ilmi veriler hem de pedagojik formasyonla bağdaşmaz. Fakat ne yazık ki milli sporumuz olan “Kendimizi kandırma” alışkanlığından vazgeçmeyen toplumun bilim veya pedagojiyle ilgilendiği yok. Mutlak kabarttığı tek şey “Çocuğumuz sınavda şu kadar yüksek puan aldı,” “Bizimki özel öğretmene rağmen başarısız oldu,” “Filan okullar üstün başarı gösterdi,” “Falan okullar bunca masrafa rağmen yaya kaldı”yla ilgilenmekten ve zihinleri manipüle ederek yanlış yapmakla meşguller. Öğrenciyi de “Testle tost” arasında sıkıştırıp duruyorlar.

Başarılı olamama durumunda, yalnızca “bir sınavdan geçer puan almamak” değil, “ben başarılı bir insan değilim” algısı gelişir. Bu da şu anda Japonya’da hızla gelişen yalnızlık sendromuna götürür. Japonya’da 2024 yılında 40 bin kişi evinde yalnız olarak öldü. Hikikomori “içeri/geri çekilme, hapsedilmiş olma” anlamına gelmektedir. Japon gençler başarısızlık karşısında ikinci bir şansları olmadığına inanıyor. Japon Psikiyatr Tamaki Saito “6 aydan fazla süredir toplumdan tamamen geri çekilen, genellikle yirmili yaşların ortalarında, nedeni diğer ruhsal bozuklukların varlığı ile açıklanamayacak kişiler” olarak ifade ediyor. Pek çok hikikomori sınavlarda başarısız olmuş, iyi bir işe girememiş, zorbalığa veya mobbinge maruz kalmış. Çözümü ise okulu terk ederek ya da işlerinden istifa edip, sosyal yaşantıdan çekilerek eve kapanmakta bulmuş. (https://www.gzt.com) Kendilerini yabancı hissettikleri toplumdan izole ediyorlar. Topluma güveni kalmayan ve yüksek beklentileri karşılayamadığına inananlar kendilerini eve hapsederek yalnız, tek başına bir yaşam sürmeyi tercih ediyorlar.

Eğitim sistemimize bakıldığında hipodromlarda sırtındaki jokey olan yarış atlarıyla sürekli testle oturup testle kalkan öğrenciler arasında birçok yönden şaşırtıcı bir benzerlik bulunduğu görülmektedir. Mesela; Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu’nda gerçekleştirdiği katliamla 10 kişinin ölümüne sebep olan aynı okul öğrencisi İsa Aras Mersinli Saldırganın 11 Nisan tarihli manifesto niteliğindeki notu doğrudan iç dünyasını ortaya koyuyor: “Hayatım boyunca hep yalnız kaldım. Nedenini bilmiyorum, aslında çok fazla şeyim vardı. Hep insanlarla kaynaşmaya çalıştım ama yalnız kaldım. İnsanların beni tanıması, fark etmesi hoşuma gidiyor. Bu dünyadaki varlığımı ve verdiğim zararı hissetsinler istiyorum ki sonunda beni fark etsinler. Ailem benden nefret ediyor, korkuyor ve hayal kırıklığına uğramış durumda…” ifadesi; yoğun yalnızlık ve reddedilme duygusu içinde bulunduğunu gösteriyor. (https://www.karar.com/yazarlar/ulvi-saran) Çocuklar okulda iyi tanınmalı ve değer verilmeli. Çocukların gönül dünyalarına dokunamayan anne-babalar çocuklara yetimlik yaşatıyor. Son sığınak olması gereken aile nerdeyse yok gibi!

 

Hatıran Yeter; Müdürün İmzasını Taklit Etmek

Bazı öğretmenler vardır ömür boyu unutmak mümkün değildir.  Her zaman yanımızda olamasalar da hatıraları bir ömür bize yeter. Benim böyle bir öğretmenim oldu. İlkokulu yatılı bölge okulunda okudum. Altı yaşında babam beni Aziz abimle beraber kalayım diye erken okula kaydetti. Okul müdürü kayıt yapmakta ayak direttiyse de babam bir yolunu bulup müdürü ikna etti. Okul müdürü Fevzi Şentürk beni okula aldı. Bugün halen hem Osmanlı padişah tuğrasına benzediği hem de taklidi zor olan Fevzi Şentürk müdürün imzasının taklit ediyorum. Bu imzayı kullanmayı ve imza atmayı seviyorum. İlçe müftülüğü yaparken telifi bana ait olmayan kitapları da hediye ederken imzalıyordum. Birisine kitap hediye ederken bu durumu garipsemiş olacak ki dışarıda müftülükte çalışan memurlara “Müftünüz imza atmayı çok seviyor” diyerek serzenişte bulunmuştu. Memurlar da tebessümle karşılık verdiklerini söylemişlerdi. Altı yaşında köyden ayrılarak şehirde okumayı nasıl becerdiğimi şimdi anlamakta zorlanıyorum. Fakat büyük oranda öğretmenlerim sayesinde oldu. Bizim öğrenciliğimizde öğretmenler sadece bilgi aktarmaz aynı zamanda babalık veyahut bayanlar annelik yaparlardı. Kendimizi sahipsiz görmezdik. Bilgi dayatarak değil birlikte öğrenme yolculuğumuzda bize eşlik ederek yalnız bırakmazlardı öğretmenlerimiz. Bizim ilkokul ve ortaokul yıllarımızda kendi başarı hikâyelerini bu ülkenin evlatlarının güçlü yarınlarında ararlardı. Ne kadar başarı seviyesi düşük olursa olsun hiçbir öğrenci atık/işe yaramaz değildir. Eskiden bu değere inanılarak öğretmenlik yapılırdı. Öğrencisini evladı gibi görmeyen eğitimci başarılı olamaz. Mesela: Ebu Hanife’nin hocası Hammad’ın oğlu İsmail anlatıyor: “Bir gün babam yolculuğa çıktı ve bir müddet görünmedi. Geldiğinde ona şöyle dedim: “Ey babacığım! En çok kimi özledin? Beni özlediğini söyleyecek diye bekliyordum.  Öğrencisi “Ebu Hanife’yi dedi ve ekledi: “Eğer gözümü ondan ayırmamaya imkânım olsa onu yapardım.” dedi. Öğrencisini evladı kadar seven başarılı olur. 

Kızılderililerin atasözünde geçtiği üzere “Kokuyu yayan ayaksa, çorap değiştirmenin hiçbir yararı yoktur.” Beceri odaklı eğitim olmadığından öğretmen öğrenciyi eğitirken keyif almıyor sıkılıyor. Aslında eğitim ve eğitimci problem değil problemleri çözen unsurlardır. Et kokmasın diye tuzlarlar. Tuzun kendisi koktuysa yapacak fazla bir şey de yoktur. Yukarıdaki ankette geçtiği üzere eğitimcinin kendisi ayak bağı veya probleme dönüşmüş. Bir şey ayak bağı olmuşsa toplum ne yapıp edip ondan kurtulmaya çalışır. Sürekli kitap okuyarak kendini güncellemeyen öğretmen öğretmenlik yapamaz, yapmamalı. Her gün bir zamanların popüler “Ayağında Kundura” türküsü söyleyerek eğitim keyifli hale gelmez. İnsan her gün yeni şeyler söyler ki söylediğinden usanılmasın. Mevlana’nın dediği gibi: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi. Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş. Dünle gitti, cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”