Gazze’de bir gazeteci Filistin’li çocuğa şu soruyu sorar “Büyüyünce ne olmak istiyorsun.”? Filistinli çocuk soğukkanlı bir şekilde “Biz çocuklar burada hiç büyümeyiz. Her an, her saniye bir kurşunun hedefi olabiliriz. Öldürülebiliriz.” dedi. Ünlü oyuncu Jackie Chan yeni filminin galasında yaptığı konuşmada Filistinli çocuğun “Burada çocuklar büyümez” sözünü duyduğunda “O an gözyaşlarım kendiliğinden süzülmeye başladı. Dayanamadım, ağladım.” dedi. Çocuğun yüreğinden çıkan bazı sözler var ki kimyevi madde gibi hemen kişiyi etkiler. Bir çocuğun Türk, Kürt, Arap, Fars olmasının ne önemi var. Çocuklar hangi dilde ağlar ki!
Her bireyin nasırına basıldığında sesini yükselten, çığlık attıran özelliği farklıdır. Meşhur bir hikâyedir: İşçinin birisi eve koşarak gelip “Ağam! Ağam! Fransızlar Urfa’ya girdi” dedi. Fakat ağa önündeki lahmacun ve çiğ köfteye dalmış keyif çatıyor. İşçi tekrar “Ağam! Ağam! Fransızlar Urfa’ya girdi” dedi. Yine de ağanın kılı kıpırdamadı. İşçi baktı olmayacak ağanın zaafını biliyor ki son kozunu kullanıyor: “Ağam! Ağam! Fransızlar biber/isot tarlasına girdi” der demez ağa ayağa kalkarak sanki kıyamet kopmuş gibi “Ulan! Koşun silahlanın namus elden gidiyor” diyerek tepki göstermiş.
Gazze’ye 90 bin ton bomba atıldı. Şu anda temizlenmesi gereken 60 milyon ton moloz birikti. 100 bin insan hayatını kaybetmişken Müslüman toplumları “Koşun! Namus elden gidiyor dedirtecek ne var acaba?” Bunu tespit edip Müslümanları ayağa kaldırmak gerekir. Fakat bazı sözler küçüklerin dilinde de ifade edilse ağırlığı, etkisi ve değeri elmas kıymetindedir. Mesela; 2002’de babası hapsedilen Filistin’li küçük kız “Ârun Aleykum!” “Utanın!” diyerek yüksek ağlama dozuyla kalbini yitirmiş dünyaya şöyle seslenmişti: “Babamı hiç öpmedim güneş doğduğundan beri. Bayramlar bayramı, şenlikler şenlikleri kovalıyor. Şehit üstüne şehit düşüyor. Babam demir parmaklar arkasında kölelerin tutulduğu duvarların ötesinde. Parmaklıkların parçalanacağı gün ne zaman. Her sabah çocuklarını öpen babalar! Çok şey mi istiyorum. Babamı istiyorum. Babamı istiyorum. Babamı istiyorum. “Ârun Aleykum! Ârun Aleykum! Ârun Aleykum!” “Utanın, Utanın, Utanın” demişti. Fakat o gün bugün mazlumların feryadına rağmen utancımız devam ediyor. Mehmet Akif’in dediği gibi “Şarka bakmaz, Garb'ı bilmez, edepten yok payesi bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi…” dediği pozisyonda “Ümmeti Merhûme” konfor ve statükonun rüzgârına teslim olmuş durumda.
Manchester City’nin Teknik Direktörü Pep Guardiola Sosyal medyada gördüğü görüntülerin kendisini derinden etkilediğini şöyle anlattı: “İki yıl boyunca enkazın arasında “Annem nerede?” diye yalvaran bir çocuğu gördüğümde hep şunu düşünüyorum: Biz onları yalnız bıraktık, terk ettik. Çocukların dünyaya seslendiğini hayal ettiğini belirterek, “Bize “Neredesiniz? Gelin, bize yardım edin” dediklerini düşünüyorum. Ve hâlâ bunu yapmadık. Belki de bunun nedeni iktidarda olanların korkak olmasıdır. Bakmamayı reddetmeliyiz, adım atmalıyız, sürece dahil olmalıyız. Doğal olarak zayıf olanın yanındayız. Bu durum yalnızca Filistin için değil; tüm adaletsizlikler için…” dedi.(https://medyascope.tv /)
Bu bağlamda duyarsız dönemin duyarlı vicdanı Mehmet Akif Ersoy insanı yaralayan olaylara karşı sadece seyirciye dönüşenleri şöyle eleştirir: “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan. Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!” Ne yazık ki Müslüman Coğrafyanın Birleşmiş Milletlerden sonra dünyanın en kalabalık organizasyonu “İslâm İşbirliği Teşkilatı” (İİT)’ye kayıtlı “Kâğıttan Kaplan” İslâm ülkeleri var. Aslında sadece “Tabeladan” ibaret “İslâm İşbirliği Kınama Konseyi” konumunda olup etkisiz, silik duruyor. Utanabilme ihtimali bile olmayan boy posları yerinde olsa da, kalitesi olmayan bir fiziksel kalabalık. Kuru kalabalığın etkisi de ya kısa süreli ya da azdır. Ne yazık ki dünyanın en vahşi katliamına karşı siyaseten sessiz kalarak “Filistin hâmisi görünüp ekmeğini” yiyen “Müslüman Ülke Yöneticileri” her toplantıdan sonra çamaşır ipine dizilen mandallar gibi poz vererek dağılıyorlar. “Somut adımlar” atacağız diyen bazı kriptolar İsrail’i desteklerken bazıları Gazze’ye yardım “yapıyor görünerek” saraylarının balkonlarında ekranlardan seyrediyor. En büyük itiraz da devletlerden değil devletlerin sessizliğini ve konforunu bozan her dinden, her dilden, her ırktan kadın ve erkeklerden oluşan yeryüzünün merhametli vicdanlı topluluğu Sumud inisiyatifi ve benzeri ahlaklı sivillerden geliyor. Gazze’deki vahşete göz yuman yöneticiler, yöneticilere göz yuman “Fetvacıları” olan “saray âlimleri” de en küçük diplomatik girişimde bile bulunmayıp konjoktür gereği “al takke ver külâh” formunda yayımlıyor. Hayatını tekerlekli sandalyede devam ettiren Filistinli âlim Ahmet Yâsin "İslâm ümmetinin hâli benim şu felçli hâlim gibidir; Dilinden başka hiçbir yerini hareket ettiremiyor" diyerek hâl-i pür-melâlimizi anlatır. Bari dilleri hakikati yüksek volümle ilan etseler. Aksine “mürekkep yalamışlar” hakikati örtüp kralların anlamsız sözlerine temenna çekerek koro halinde alkış tutuyorlar.
Galiba Müslüman toplumlar kendi icatları olmayan demokrasi, şeffaf yönetim ve hukukun üstünlüğüne inanmadıkları için kaderleri hiç değişmeyecek. Çünkü herkesin bir şeyler yapmaya çalıştığı fakat kimsenin hiçbir şey yapmadığından Batı’ya muhtaç Müslüman ülkeler. Sahip olduğumuz koltuk ve konfora bağlılık ve bağımlılığımızın derin etkisiyle Moğollara karşı tüfeğine sarılan İbn Teymiyye, Rusların Bitlis işgaline karşı Almanların ürettiği mavzer tüfeğiyle cepheye koşarak esir düşen Said Nursî, Sultan Baybars’a itiraz eden İmam-Nevevi, dönemin yöneticilerini sert dille eleştiren İzzettin b. Abdisselam gibi davranmaktan çoook uzaktayız. Onlar bugün de olsaydı lüks salon ve otellerde tertiplenen “resmî toplantılara” katılıp fetva yayınlamak yerine sivilliklerini de kullanarak küresel sivil vicdanı harekete geçirirlerdi. Aslında sözün bittiği yerdeyiz. Âlimlerin bolca konuştuğu fakat sözün anlamını yitirdiği “Havada Uçuşan Anlam Yoksunu Fetvaların” beş para etmeyip, onurun yerde süründüğü zaman diliminde yaşıyoruz. Kralın kaybetmesiyle kendisinin de kaybedeceğine inanan Suudi Arabistan Müftüsü Abdülaziz Âl-i Şeyh fikirlerin yükünü ve vicdanını susturucu takılmış tabanca misali susturarak “Hamas terör örgütüdür, İsrail’le savaşmak caiz değil” sözlerinden hiç utanmadı. Kendisini yaratan Allah’ı değil de Kralı memnun etmenin derdindeydi müftü. Müslüman ülkelerdeki din-iktidar ilişkisi hep sorunludur. Suudi Arabistan Müftüsü ilmin izzetini korumayıp kralın yanında “süt dökmüş kediye” dönmüş, Hz. Peygamber’in “Benim yüzümü kara çıkarmayın” (İbn Mâce, Menasik, 76; Müsned, V, 412) vasiyetini unutmuştu. Cemil Meriç’in dediği gibi “Hiçbir ikram/lütuf, zilletli bir tabasbusa/yaltaklanmaya değmez.” Her insanın kendisine yapacağı en büyük yatırım onurunu korumaktır.
Dünyanın en vahşi kıyametvâri sürgününü Gazzelilere yaşatmak istiyor İsrail ordusu. Evimizde sofraya oturup utanç duymayanımız yoktur sanırım. Elias Canetti “Kitle ve İktidar” da “Gerçek cellat, idam sehpası etrafında toplanmış olan kitlelerdir,” derken sessizlik ve çaresiz seyirle yetinmenin bir çeşit “suç ortaklığı” olduğunu anlatır. Aslında duyarsızlıkla insanî hislerini kaybeden seyirciler birer cellat haline gelmiş.
İngilizler Hindistan’ı işgal ettiğinde Cemaleddin Efgani de Hint halkına karşı feryat ederek şöyle demişti: “Ey Müslümanlar! Siz insan değil de sinek olsaydınız vızıltınız İngilizlerin kulaklarını sağır ederdi! Ey Hintliler! Sizler su kaplumbağası olsaydınız İngiltere adasını yerinden söker denize batırırdınız!” (Karaman, Efgânî, DİA, X, 457) Fakat vicdanlarını harekete geçirmeyip konforlarının sarsılmasından asla vazgeçmeyen bir coğrafyadan ses çıkmıyor. Eskilerin “mezar-ı müteharrik”/gezen ölüler veya uyurgezer dedikleri bir topluluk aşağılanmaya razı görünümündedir.
Müslüman ülkelerin büyük bir kısmı halen monarşi veya babadan kalan mirasla saltanat ve krallıklarla yönetilmektedir. Bu kralların Batı tarafından beğenildiğinde korunması, “yaramazlık yaptıklarında” kendi toplumları için meşru görmedikleri darbeleri Müslümanlar için kabul edilebilir olarak görmektedirler. Bundan dolayı Müslüman ülkelerde mezhep, din, inanç, ırkî vb. iç veya dış problemlerle uğraşmayan ülke yoktur. Bütün yatırımlarını silaha yapmaktan, bilim, teknoloji, sanat, eğitim, iktisat, kültür ve mimariye fazla para ayıramıyorlar. Bu da ülkeyi bilim ve teknolojik açıdan geri bırakmaktadır.
Müslüman yöneticileri Batılı’lar tarafından korunduğunu bazen açık bazen de üstü kapalı olarak seslendirmekten kaçınmıyorlar. Zaman zaman da aşağılıyorlar. Netanyahu bölge ülkelerin liderlerine “Koltuklarınızı kaybetmek istemiyorsanız, sesinizi çıkarmayın.” diyerek Müslüman Ülkelerdeki suskunluğun arka planını ve “Siyasal sefaleti” doğru okuyor. Bu da iktidarın aile bireyleri arasında el değiştiren akrabalık/biyolojiyle yönetimin içiçe girdiğini göstermektedir. Trump’ın 3 Ekim-2018’de Mississippi'de bir mitingde taraftarlarına hitap ederken "Suudi Arabistan'ı biz koruyoruz. Zengin olduklarını söyleyebilirsiniz. Kral Salman'ı seviyorum. Ama krala, “Sizi biz koruyoruz. Biz olmadan orada iki hafta bile kalamazsınız. Bundan dolayı askeri harcamalar için para ödemek zorundasınız” dedim" dedi.
ABD Eski Devlet Başkanı Nixon, Ortadoğu’da karakol ve benzinlikler vardır diyerek Müslüman ülkelere pozisyon biçmişti. Kısmen açık veya gizli askeri üs kurdukları yerler karakol, petrol sahibi Arap ülkeleri de benzinliktir.”
Müslüman Coğrafyanın duyarsızlığını İngiliz siyasetçi George Galloway “Eğer Müslüman dünyası diye bir şey gerçekten olsaydı, bu sabah Gazze’de insanların namaz kılarken katledilmesi bardağı taşıran son damla olurdu. Dünya şimdi intikamla sarsılırdı. Ama sarsılmayacak…” diyerek kahredici suskunluğu anlatıyor. Filistin konusunda “Kurt ile avlayıp, çoban ile ağlayan” Müslüman Ülke liderlerinin duyarsızlığına karşın İngiltere, Hollanda, İspanya, İrlanda ve Belçika’da 10 bakan ve 9 milletvekili Gazze’deki soykırıma sessiz kalan yöneticilerine tepki göstererek görevlerini bıraktı. Bu da makam sahibi insanların içinde ırk, dil, din, mezheb ve renk farklılığını aşan bir “vicdan ve merhamet damarı” bulunduğunun göstermektedir.
İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarına tepki olarak ABD Hava Kuvvetlerinde aktif görevde olan 25 yaşındaki Aaron Bushnell 25 Şubat 2024'te İsrail'in Washington Büyükelçiliği önünde "Artık soykırım suçuna iştirak etmeyeceğim." demiş başından aşağı benzin dökerek kendisini ateşe vermişti. Yine ABD'li aktivist Rachel Corrie bir Filistin’li ailenin evinin yıkılmasını önlemek için İsrail buldozerine karşı dururken ezilerek öldürüldü. Vicdan sahibi bazı Batı’lılardaki duyarlılığa rağmen Müslümanlar sessiz ve umursamaz haldeler. Suudi Arabistan veliaht Prensi Muhammed b. Selman, üç maymunu oynayarak “Benim Gazze diye bir problemim yok” sözleri çaresizliği anlatan “Ört ki ölem” modunda.
Bu duyarsızlıkların sebeplerini kaşıyıp irdelemeden Afrika veya Gazze gibi coğrafyalardaki anne ve çocuklara karşı duyarlılıkların arttırılması kolay değildir. Kur’ân “Kalpleriniz katılaştı; kaya gibi hatta daha da sert oldu…” (Bakara, 2/74) der. Beden ülkesinin başkenti kalbin katılaşması küresel vicdanın etkisiz kalmasıdır. Çünkü bütün azalar canlılığını kalbe borçlu olup O’na bağlı çalışır. Hz. Peygamber de bireyin duyarsızlığını kalbin ve vicdanın etkisizliğine bağlar. (Buhari, İman, 39) Yapılması gereken insanların duyarlı hale gelmesi için insanların “Gönül dünyalarına” ve küresel vicdanlarını yeniden inşa etmektir. Psikologlar bu duyarsızlığı “Teflon insan” metaforu üzerinden anlatır. Teflon tava veya tencere içinde pişirilen yemek yüzeylere yapışmaz. Başkalarına acı çektiren, başkalarına zarar verirken kendisine zarar vermez. Bazı insanlar da başkasına zarar verilirken tepkisiz davranır. Siz diyorsunuz ki “Benim evim tutuşmuş.” O diyor ki “Hadi ya öyle mi? O zaman müsaade et de biz şu yumurtaları pişirelim.” Lâf-ı güzaftan ibaret duyarsızlığın olduğu bir dünya var. Clarke’nin dediği gibi “İnsanlar, başkalarının felaketini, kendilerine bir ayrıcalık verilmiş gibi seyreder.” Gazze’de çocuklar açlıktan ölürken taş taş üstünde kalmazken İsrail’e ticaret ve petrol sevkiyatını devam ettiren “Müslüman Ülkelerin” varlığı kahredici. Tüccarlar için “Öncelikli” insan değil paradır. Hâlbuki Hz. Peygamber “Mü’minleri bir vücuda benzetir. Vücudun bir organı hastalandığında diğer organlar da etkilenir…” (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.) der.
Amerika’nın kurucularından Thomas Jefferson pasif ve eylemsizler için şöyle diyor: “Bir millet cahil ve özgür olmayı bekliyorsa... hiç olmamış ve asla olmayacak bir şey bekliyor demektir.” Yukarıda geçtiği üzere Hz. Peygamber asıl bozulma ve problemin bireyin dünyasında başladığını bunu çözmeden cephede başarılı olmanın mümkün olmadığına dikkat çekmektedir. İnançtaki savaşı kazanmayanların cephedeki savaşı kazanması zordur. Bosna’yı savaştan koruyarak barışa götüren süreçte etkili ismi Begoviç “savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir” sözü geçerliliğini korur. Yenilginin cephede değil, bilincimizdeki bu aksamalardan itibaren başladığını, savaşın nükleer silahlarla değil bilinçli ve dirençli insanlarla sürdürüldüğünü öğrenemediğimiz sürece mücadelenin daha ilk adımını bile atmış olamayacağız.
Şapkamızı önümüze koyarak kendimizle yüzleşmemiz gerekir. Müslüman ülkelerin bu kadar aşağılanmaktan kurtulmaları için ekonomik, sağlık, eğitim, bilim, sinema, silah ve sanat açısından kendini yeterli hale gelmesi gerekir. Mesela; Yönetmen Mustafa Akkad’ın çektiği Çağrı filmindeki oyuncuların büyük kısmı Müslüman bile değildir. Çünkü yetenekli, uzman, iyi oyuncu bulamamıştı. Herhangi bir eczane veya hastaneye gittiğinizde Müslümanların patentini taşıyan ilaç veya cihaz sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bunları söylerken Batı’yı övme veyahut büyük gösterme gayretinde değilim. Artık miadı dolmuş, bol soslu sloganla Filistin’i özgürleştiremeyeceğimizi bilmemiz gerekir. Daha çok çalışıp üretmek zorundayız. Buğdayı, yağı bile üretmeyenler üretenlerden almak zorundadır. Üretmeyenler üretenlere her zaman borçludurlar. Bilgi de böyledir. Üretmediğimiz zaman dışarıdan almak zorundayız. Müslüman coğrafya büyük bir “genç insan sermayesine” sahip fakat bu sermayeyi tepe tepe israf ediyor.