En Kötü Barış En İyi Savaştan İyidir

Prof. Dr. Zeki TAN

Başlıktaki ifade Bosna Devlet Eski Başkanı bilge insan Aliya İzzet Begoviç’e aittir. 14 Aralık 1995 yılında Bosna Savaşı'nı resmen bitiren Dayton Anlaşması'nı imzalarken Srebrenitsa başta olmak üzere tüm dünyanın gözü önünde büyük katliamlar ve sistematik bir soykırım uygulandı. Bosna’nın diplomatik olarak köşeye sıkıştırıldığını kendisine söylerler.  İzzetbegoviç, halkın geleceğini korumak amacıyla silahları susturma önceliğini barıştan yana kullanır. "Bu adil bir barış olmayabilir; fakat süren bir savaştan daha iyidir." Başkanlık süresi bitmeden görevinden erken ayrılmış. Ayrılmadan tarihe şu notu düşmüştü: “Bu dünyadan ayrılırken diğer insanlar gibi “Allah’ın kulu” olarak ayrılmak istiyorum.”  Begoviç hem Eflatun hem de Farabi’nin geçmişte idealize ettiği filozof, erdemli ve âdil yöneticiydi. Geriye sadece unutulmaz kitaplar değil ”Barışa adanmış” anlamlı bir hayat bıraktı.  Eksikte olsa barışta ısrar eder. Çünkü savaş silaha yatırım anlamına gelir. Barış ortamı daha fazla üretim, kalkınma ve refah demektir.  

Bir arkadaştan dinledim: Mahallemizde çocuğu dağa gitmiş bir anne tanıdım. Bu anne çocuğu dağa çıkınca kendisini odaya kapatmıştı. Dışarının ışığı görülmesin diye odanın bütün pencerelerini de kapattırmıştı. Aylarca odadan dışarı çıkmadı. Işıktan mahrum kalan gözleri tıpkı Hz. Yakub’un Yusuf hasretiyle görmez olduğu gibi kör oldu. Kur’ân Hz. Yakub’un evladına hasretini anlatırken “Kederden gözlerine ak indi; ve o tüm derdini içine gömdü” (Yûsuf, 12/84) diyerek anlatır. Evladı dağa giden anne de derdini içine gömdüğünden gözlerine ak indi. Bu haliyle bir süre daha yaşayıp evladının dağdan indiğini göremeden vefat etti.

Anneler üzüldüklerinde yoğun üzüntüden dolayı içten ağlarlar. Dışarı akıtacakları göz yaşları iç dünyalarını karartır. Bundan dolayı bazı yaşanmışlıkları hiçbir şiir, roman, resim ve hikâye ne kadar edebî yazılırsa yazılsın anlatamaz. Bazen de anne yerine çocuğu ağlar:  

Hz. Peygamber annesinin kabrini Ebva köyünde ziyaret ederken annesinin şefkat ve merhametini hatırlayıp ağlamış. Fakat daha sonra da bu ağlayışı hiç unutmamış. Bir tablo gibi hafızasında yer etmiş. Medineli kardeş Evs ve Hazrec kabileleri ısrarla Hz. Peygamber’i şehirlerine davet ediyorlardı. Sebebi de ikisi de kardeş olan iki kabilenin arasında iki nesil 120 yıl süren hayatlarından bezdiren savaşın bitirilmesiydi. Hz. Âişe’nin, “Buâs Allah’ın Resûlullah için hazırlamış olduğu bir gündü...” (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 1, 27) sözü bu tarihî gerçeği ifade etmektedir. Tıpkı Alman teolog ve filozofun dediği gibi: “İnsanın yetenekleriyle dünyanın ihtiyaçlarının buluştuğu yer, Tanrı’nın onun bulunmasını istediği yerdir.”

Araplar arasında yukarıda geçtiği üzere yıllarca devam eden savaşlar basit ve sudan bahanelerle meydana gelir veyahut getirilirdi.  Fillerin tepinip çimenlerin ezilmesi misali muktedirler savaşır gariban kabile bireyleri hayatını kaybederdi. Mesela; Yıllarca devam Buâs savaşı Evs kabilesinden bir kişinin Hazrec’e sığınan bir yabancıyı öldürmesi üzerine başlamıştır. Ficâr Muharebesi Ukâz panayırında oturan birinin ayağını uzatarak, “Arapların en şereflisi benim. Kim benden daha şerefli olduğunu iddia ediyorsa gelsin kılıcını şu ayağıma vursun” demesi üzerine orada bulunanlardan birinin kılıçla onun ayağına vurup kesmesi yüzünden çıkmıştır. Bu savaşlarda sebep ne olursa olsun asıl amaç intikam almaktı. Öyle ki Araplar hasımlarından intikam alıncaya kadar içki içmez, koku sürünmez ve eşlerine yaklaşmazlardı. (Kapar, Mehmet Ali, “Eyyamu’l-Arap, DİA XII, 14) Kuvvetli yaydan çıkmış oktan daha delici ve kılıçtan keskin sözlerle birbirlerini yererlerdi.  Barbarlık bunların ikinci tabiatlarıydı. Vahiyle yarışırcasına en güzel şiirleri dillerinden düşürmeyenler Rahmanı duyduklarında “O da nedir?” diyerek küçümsüyorlardı. Ta ki Rahmet Nebisinin gelmesiyle yeni bir dünya kuruluyordu. Bu dünya Mustafa Akkad’ın Çağrı filminin bir yerinde Ebu Süfya’nın karısı Hind’in ağzından verdiği “Ne yani! Şimdi biz Bilal gibi kölelerle aynı sofrada mı oturacağız” dediği renginden dolayı ötelenen ve emeklerine çökülen eşitsiz dünyaydı. Aynı köyü paylaşıp aynı embriyodan var olanlar birbirlerine tahammül etmiyorlardı. Yeni dünya bütün insanların rengi, dili, ırkı kabilesi ne olursa olsun “Tarağın dişleri gibi eşitlendiği” bir dünya olacaktı.  Böyle bir dünyanın inşası kolay değildi. Menfaat ve güç odakları avını bekleyen kobra yılan gibiydi. Bir de böyle bir dünyanın inşası için yeni barış dili gerekliydi. Bu dilin kuruluşuna da vahiy eşlik etti. Vahyin   kelimeleri mermi gibi gönüllere saplanıyordu. Gücün ve güçlünün insafına tek edilen bir toplumda “Gücün sözüne” değil vahyin etkileyici sözlerin müdahalesiyle iyileştirici özelliği olan “Sözün gücüne” yer açıldı. Söz kalıcı güç geçicidir. Güçlü olan değil haklı olan güçlü sayıldı. Bu bir lütuf değildi. İnsan olarak toplum için değer üreten her bireyin toplumun esas bir bireyiydi. Riskte, savaşta ortak olanlar nimette de ortak ve adil bölüşümde pay sahibi olmalıydılar. Kimse değerini kabile üstünlüğü veya hakimiyetinden almamalıydı. İnsanın değeri cinsiyetiyle bile değil, toplum için ürettiği maddi manevi değerlerle ölçülmeliydi.

Hz. Peygamber daha önce de bildiği dayılarının evlerinde misafir kaldığı Medine toplumunu geçmişle yüzleştirerek toplumsal mutabakat sağladı. Bir asırdan fazla devam eden savaşların sona ermesiyle birbirlerini ortadan kaldırmaya yönelen insanların potansiyel enerjilerini birlikte yaşatma ve yaşamaya yönlendirdi. Kabile elbisesi topluma dar gelmeye başladığından hak arama yolları “Hukuk kuralları” toplumda hüsnü kabul gördü. Kabile içindeki tek seslilik yerini “İstişareye” /toplumun ortak kabulüne bıraktı. Sesine kulak verilmeyen toplumun dezavantajlı kesimlerinden köleler topluma dahil edildi.

Medine’de sadece silahların kınlarına konulmasıyla yetinilmedi. Birlikte yaşamanın, kılıçların bıraktığı yaralara merhem olacak yeni bir “Mutabakat metni” Medine sahifesi, Muhammed Hamidullah’ın ifadesiyle “İlk anayasa” yazıldı. Medine’de yaşayan bütün grupların; Yahudiler, Müşrikler ve Müslümanlar arasında imzalanan bu antlaşma kısa da sürse kurumsallaşmada önemli bir ilk adımdı. Bu sahifede güvensiz olan çölde daha güvenilir ve Medine’yi beraber savunma stratejisi geliştirildi. Kimse kimsenin inancının zabıtası olmayacaktı. Herkese yetecek kadar şehrin oksijenini soluyarak kendisini “Medine’nin eşit ve özgür vatandaşı” olarak görmeye başladı. Bütün farklılıkları bir arada tutacak formül bulundu; Kabile, inanç, din ve etnisite olarak farklı olanı olduğu ve kendisini anlattığı gibi kabul etme. Böylece toplumun önüne sürekli geçmişin “Kanlı hatıraları” değil dinamik “Gelecek tasavvuru” konuldu.

Silahlar Sussun da   İsterse Kıyamet Kopsun

Bu ülkede 48 yıl devam edip iki buçuk trilyon dolarlık ülkenin gelirini silaha dönüştürüp yine kendi topraklarına yağdırdı. Artık bitirilme noktasına gelen bu savaşa (Savaşlar devletlerarası olur bazıları savaş sözünden hoşlanmaz) “Doğu Problemi”, “Terör Hadisesi”, “Kürt Problemi” adını veriniz ne derseniz deyiniz fark etmez. Evet 48 Yıl bu ülkenin insanını canından bezdirmiş, gözyaşları akıtmış yüz bine yakın insanın hayatına mal olmuş. Ülkenin ekonomisine ciddi zararlar vermiş her türlü askeri hareketin denenerek bitiremediği bu savaşın en sonunda barışla sonuçlandırılması her türlü takdire değer. Bu ülkede yaşayan dini, dili, ırkı, mezhebi ne olursa olsun herkes bu toprakların ortak sahibidir. Bir an önce barış sağlanmalı. Yeryüzünde hiçbir savaş ve kavga ebediyen devam etmez. Hatta silahlar kınına konulduğunda “Keşke bu kadar da uzun süre savaşmasaydık” diyecekler az olmayacak. Tıpkı Kuzey İrlanda barış sürecinin mimarlarından, IRA’nın Sinn Fein lideri Garry Adams “İki tarafta da kurbanlar varken affetmek kolay değil ama benden çok daha kötü durumda olanlar bile bunu zaman içinde başardı” dediğini biz de “aynı yere bakıp” başarsak! Başka mahallede çıkan yangına beraber müdahale etsek de kerpiç evlerde oturanların evladı bir daha yanmasa olmaz mı?

Yaklaşık elli yıla yakın devam eden çatışmalarda kelimelere dökülmeyecek kadar acılar ve hüzünler yaşandı. Âdeta bu ülkenin canına okundu. Eli kirli çok insan var. Hâlen silahların susmasını istemeyen bu konuda bin dereden su getirmeye çalışan kalem ve kelam erbab-ı televizyon kanallarının “Resmi görevlisi” gibiler. Bunlara rağmen bu ülkede bir daha kimsenin eli tetiğe gitmesin “Analar ağlamasın” diye çözüm bulunmaya çalışılıyor. Fakat bulundukları konumu kaybetmek istemeyen değişime kapalı sorumsuz bir güruh her zaman varlığını korur. Komşunun evi yanarken ateşe su taşımak yerine sigarasını yakmaya çalışanlar eksik olmaz. Çünkü bütün çabası ülkenin geleceği değil, son kullanma tarihi geçmiş fakat bir türlü yüzleşemediği ideolojisidir. Geçen gün bir düşünce topluluğunda Stalin’e övgüler dizen birisini hüzünle dinledim.

Belli bir neden ve süreçte başlamış asırlarca devam etmiş bir savaşın ve kavganın devamı için herkes haklı nedenlerini ortaya koyabilir. İspanya ve İngiltere örneklerinden biliyoruz ki üç nesil devam eden terörün bitirilmesi sadece yasayla halledilmiyor. Fakat her yürüyüş ilk adımla başlar. Ülkenin kimyasını bozacak kadar bazen sertleşen çok ağır acı ve ıstıraplara yol açmış bir savaşın karşıtlarının olması elbette normaldır. Çünkü bazen topluma bakıldığında güvensizliğin etkisiyle çabalar ve kararlar toplumsallaşamıyor. Bu lanetlik durum barışın önünde set oluşturuyor. Akan kanın önüne geçmek silahların yakılması konusunda “Üçüncü tarafa” bile gerek duyulmadan devlet ve örgüt anlaşmışken bazı milliyetçi maceraperest aydınların köstek olması vahimdir. Halbuki 2015 yılındaki çözüm sürecinde problem çözülseydi binlerce insan ölmeden annesine kavuşacaktı. Artık son düzlüğe gelmeye ramak kalan şiddet defterinin kapanması niçin birilerini rahatsız etsin ki? Bu memlekette insanlar ölmesin çocuklar yetim ve kadınlar dul kalmasın da kime yararsa yarasın. İnsanı yaşatmak gibi iyi bir faaliyeti fena ve fâni birisi yaptı diye kötü mü oluyor?

Bir yıl önce bile kimsenin hayal bile edemeyeceği ihtimal verilmeyip sadece dedikodusunun yapıldığı (niyetleri bilmiyoruz, bilmek de gerekmez, bilinmez de) zeytin dalına duyarsız kalmak ne kadar insani davranış! Kan ve barut kokusu, gül kokusu değil ki. Fakat barışın konuşulduğu atmosferde bile halen “Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya” aymazlık sözleri eşliğinde bomba ve kurşun seslerini zurna dinler gibi dinleyenler yok değildir.             Cumhuriyet tarihinde ilk defa ülkenin hayati bir problemi halının altına süpürülmeden diyalogla konuşuluyor. Başka bir ifadeyle bu ülkenin başına (Keloğlan filmindeki gibi değil) gerçekten “Barış kuşu” kondu. Hayatının baharındaki gençleri yaşattığı için kıymetini bilip sevincini yaşamak ve yaşatmanın değerini sadece anneler bilir. Bunu Aziz abimi tutku derecesinde seven annemden bilirim. Daha önce bolca konuşulan fakat her defasında sadece kâğıt üzerinde kalan “Barışın ateşini” suyu bulandırıp “Enseyi karartanlara” inat bu sefer daha fazla harlamak gerekir.

Eğer kin güderek intikam almak çare olsaydı İzmir’i işgal eden Yunanistan’la, Maraş’ta namusumuza musallat olan Fransızlarla kanlı bıçaklı olmaya devam ederdik. Fakat bu ülkelerle bugün turizm ve ticari ilişkiler geliştirmeye devam ediyoruz. Bir daha yakalanması ihtimal dışı olan bu süreçte “Hayır diyenleri” anlamak zor. Bundan dolayı bu süreci fikri beslenme bozukluğu olan “Hayırcılara” rağmen hiçbir provokeye fırsat vermeden yürütmek gerekir. Acıları bir daha yaşatmayacak hayırlı işlerin engelleyeni çok olur fehvasınca fırsatlar heba edilmemelidir. Çünkü birlikte yaşama rahatı bazılarına batıyor. Çinli bilim kurgu yazarı Liu Cixin ünlü “Üç Gövde Problemi” romanında geçen “Karanlık orman” ifadesinde ormanda herkes avcıdır. Fakat herkesin diğerini öldürmeye de niyeti vardır. Kimsenin aklına bu ormanda birlikte yaşamanın yollarını araştırarak yeni bir paradigma inşa etmek gelmiyor. “Aslında her barış risk almaktır. Bu bazen balyozla Türkiye’nin Berlin duvarlarını yıkmaktan daha zordur. Bu barışı sabote eden ne varsa korkmadan, bireysel kayıp ve siyasi hesaplar yapmadan balyozu oraya vurmak gerekir.”   Güncelliğe binaen “Cinsiyete Üstünlük Yükleme” yazısının devamına bir ara daha…