Duyarsızlık

Prof. Dr. Zeki TAN

 “Orta Doğu insanı her şeye üzülür ama hiçbir şey yapmaz.”

Amin Maalouf

“Dünya duyarlı yüreği olan için cehennemdir.”  

Goethe

Küçük çocukları olanlar bilir. Çocuk doktorları hastayı muayene ederken parmak uçlarındaki aktif refleks tepkisine özellikle bakarlar. Eğer parmak uçlarındaki sinirlerde aktif refleks tepkisi yoksa vücutta duyarsızlık vardır. Bunu uzmanlarına bırakıp konumuza geçelim. Müslüman coğrafyaya da teşmil edebiliriz. Müslüman bireyler olarak karşımızda alevleri göklere yükselen yangında küle dönen şehir, kültür, medeniyet, servet ve insanlar karşısında hiçbir şey olmamış gibi duyarsızlıkla seyrediyoruz. Kendimizi kendimize anlatmaya bayılıyoruz. Tıp, mühendislik, bilim, sağlık, çevre, adalet, yönetim, şeffaflık gibi onlarca branşta üst liglerde olmamız gerekirken sonlarda kalmaya devam ediyoruz. Sürekli tarihe atıflarda bulunarak “Biz olmasaydık eğer” marşları okuyarak kabarıyoruz. Elbette her toplumun geçmişinde övünülecek altın sahifeler vardır. Fakat kutsal kitap da “Şimdi o toplumlar gelip geçtiler; onların kazandıkları onlara yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size…” (Bakara, 2/141) diyerek tarihi yaşanmışlıklardan yararlanmamızı, yoksa geçmişin mirasıyla övünmememiz gerektiğini anlatır. 

Modern dünyanın teknolojik güç ve gelişmişliğini dikkate almayarak, gerçek karşılığı olmayan sözde lafızlarından “Her Müslüman bir bardak su dökse İsrail’i sel alır” retoriğini slogan haline getirerek kendimizi teselli ediyoruz. Bu durum son dönemde “Ayy! Ne kadar yazık” diyerek sadece üzülmekle yetinip imkânı olmasına rağmen çözüm için harekete geçmeme durumunu tanımlayan “eylemsiz merhamet” kavramını hatırlatıyor. Hâlbuki bir daha yaşamamak adına savaş, deprem, yıkım, kriz gibi risklerden (ibret alarak) fırsat ve kazanım elde edilebilir.

İnsanı harekete geçiren ve duyarsızlıktan kurtaran şey bireyin sahip olduğu psikolojik ve insanî duruşu ve bilinç kapasitesidir. En yakınına, yanı başındakine karşı bile hiçbir şey olmamış gibi davranan insanların komşusuna, sokaktaki yetime, yaralı çocuğa, başka canlıya karşı duyarlı olması ve harekete geçmesi zordur. Mesela; Gecenin geç saatlerinde çocuğu ağlayan can anne duyarsız kalmaz çok sevdiği uykusunu terk ederek çocuğunun problemini çözer. Bazı babalar bulduğu battaniyeye sarılarak başka odanın kanepesinde uykusunu bölmeyecek yer arar. Bulmakta da gecikmez. Fakat uzaklarda bile çocuğun başı dara düştüğünde bunu telepatiyle hisseden can anneler var. Hemen telefona sarılarak: “Evladım sana bir şey mi oldu? Dediğinde çocuğu “Anneciğim ne çabuk öğrendin”  der. Anne “Evladım ben de anlamıyorum fakat çok çabuk hissediyorum.” der. Buna kalbî ve insanî duyarlılık denir. Bu duyarlılığı kazanmak için bireyin gönül dünyasının inşası gerekir. Gönül dünyası şehir çöplüğüne dönen bireylerin evrensel duyarlılığa sahip olması zordur. Kendi ailesi için duyarlılık göstermeyenlerin dünyanın başka coğrafyalarındaki insanlar için duyarlı olması kolay değildir. Tolstoy’un dediği gibi: “Acı hissedebiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını hissedebiliyorsan insansın.”

 

Evlerin birisi senin diğeri de benim

Bazı insanlar vardır ki yanı başında oturur fakat “Bir bardak su verir misiniz?” dediğinizde Dicle nehrinin kenarında bile olsa bardağı nehire daldırıp buyrun demez. Geçmiş tarihlerin birinde vakit namazlarını camide kılmaya özen gösteren bir emekli öğretmenden dinledim. Aslında camiye gelmenin bir faydası sadece bilgi almak değil aynı zamanda Kur’ân’ın farklılıklarının hikmetini anlatırken “muarefe” yani birbirinizden istifade etme, bilgi alışverişi de yapmaktır. Bu anekdotu cami avlusunda dinledim.

Öğretmen arkadaş o günlerde havaların soğumasıyla üşütmüş bir müddet evinde ıstırahata çekilmişti. Gecenin geç saatlerinde kanepede çay içerek çocukların kendi aralarındaki konuşmalarına kulak misafiri olmuş.  Büyük çocuk bilgisayar mühendisliği bölümünde okuyordu. Küçük çocuk da Kimya Mühendisliği son sınıf öğrencisiydi. İkisini de “yemeyip yediren giymeyip giydiren” felsefesiyle okutuyordu. Büyük çocuk kardeşine “Babamız şu anda hastadır. Eğer ölecek olursa şu anda oturduğumuz ev senin, Mersin’deki evde benim olsun” dedi. Küçük çocuk “Babam sağ olsun” rahatlığı içinde miras bulmanın keyfiyle “Gayet güzel olur” dedi. Öğretmen arka taraftan her tarafından acı ve hüzün sızan sözlerine karşılık dedi ki: “Çocuklar ben daha ölmedim. Sadece hafif bir grip geçiriyorum” diyerek keyiflerini bozdum. Ne yazık ki insanın en yakını bile menfaatini düşünmekten vazgeçmiyor. Aynı çatı altında bedenler beraber, fakat akıllar farklı mecralara akıp gidiyor.

Yahya Kemal Beyatlı’nın “Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç; Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç…” dediğimizde arkamızda ne iyi bir dünya ne de duyarlı ve beklentisiz iyi bir insan bırakamıyoruz. Mehmet Akif’in dediği gibi: “Aldanma insanların samimiyetine! Menfaatleri gelir her şeyden önce. Vaad etmeseydi Allah cenneti; O’na bile etmezlerdi secde.” Allah kadar iyilik yapan yoktur. “Öncelikli dostumuz sevgilimiz” olması gereken Allah’a karşı duyarsızlığımız dip yapmış durumda. Yaratıcı olan Allah’ın bunca nimet ve iyiliklerine karşı duyarsızların zulüm gören insanlara karşı duyarlı olması beklenemez. Fakat bazen duyarlı olması gereken Müslüman ilgisiz ve duyarsız, Müslüman olmayan vicdanlı insanlar daha ilgili ve duyarlı olabiliyor.

Babasının cenazesinden haberdar edilen duyarsız çocuk “Belediye’nin cenaze müdürlüğüne gerekli ücreti yatırdım ilgilenecekler” der. Komşusunun vefatından bir hafta sonra cesedin kokmasından haberleri olan duyarsız komşuların sayısı arttı. Anne ve babalarını miras yüzünden katleden çocuklar az değildir… Toplum olarak vicdan kuraklığı yaşıyoruz. Anadolu irfanında “Mazlumun inancı sorulmaz.” Müslümanların kutsal kitabı Kur’ân’da dönemin Necrân Hristiyanlarına farklı inançlarından dolayı yapılan zulüm lanetlenmiştir. (Burûc, 85/4) Hz. Ömer, baskı, dayatma ve zulme karşı duyarlılığı unutturmamak için felaket mahalline bir anıt/cami inşa ettirmiş. Farklı inanç grupları kendisine benzemeyenle karşılıklı duyarlılık göstermelidir. Yoksa herkes kendi mahallesine duyarlılık gösterdiğinde toplumda manevi kırılma kaçınılmazdır.  Mehmet Âkif’in dediği gibi: "Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim. Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. Zâlimin hasmıyım amma severim mazlumu..." dediğimizde insanî vasfımızla toplumsal problemlere çözüm üretiriz.  

Geçmiş yıllarda toplumun duyarlılığı dikkate alınarak öne çıkan kavramlar seçildi. 2025 Yılında da “Dijital Vicdan” kavramı yılın kelimesi seçildi. Vicdan; “kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine düşünmesini sağlayan duygu” olarak tanımlanır. Ancak dijital çağda bu kavram farklı bir boyut kazanmıştır. İnsanlar çoğu zaman gerçek hayatta sorumluluk almadıkları ya da almak istemedikleri konularda, sosyal medyada bir paylaşım ya da beğeniyle “vicdanlarını rahatlatma” eğilimine girmektedir. Bu durum, bireysel duyarlılığı pasifize ederek vicdanı “tıklanabilir bir işlem”e indirgemektedir. Beğeni, paylaşım ve yorum yapan bireyler bir ‘tıklama’ aracılığıyla insani görevlerini yerine getirdiğini hissetmektedir. Merhamet ve insaf duygusunu ise sembolik görünürlükle sınırlamaktadır. Bu nedenle “dijital vicdan” kavramı, çağımızda vicdanın dijital ortamda aldığı bu yeni kavram, çoğu zaman yanıltıcı işlevi anlatan gerekli bir terim olarak dilimizde yerini aldı. Mesela Gazze ve Doğu Türkistan gibi kamuoyunun önünde gerçekleşen insanlık dramlarındaki utancın sosyal medya içeriğini beğenmek ve hatta bu durumlar için “içerik üretmek”, o olayın gerçekliğini bozarak, bireyde sanal bir vicdani rahatlama oluşturarak, bireyi sosyal ve bireysel sorumluluktan uzak tutmaktadır. Dijital vicdan, insanları somut gerçekler karşısında, somut çözümler üretmekten alıkoyarak, sorun alanının genişlemesine ve derinleşmesine neden olmaktadır. (https://tdk.gov.tr ) Böylece birey kendisini vicdanen rahatlatıyor. En yakın dostu telefondaki matbu bir mesajı rehberindeki kayıtlı bütün tanıdıklara gönderdiğimizde sorumluluğumuzu yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyoruz bazen. Halbuki annesiz kalan yetim çocuğun, bir bardak su, bir kap yemeğe hasret yaşlının, yarasına merhem  bulamayan hastanın psikolojik durumunu hissetmek mümkün değildir.

Duyarsızlığımız Zirve Yaptı

Hz. Peygamber; “İnsanların cinayet ve zulümler karşısındaki sessizliğini inanç zayıflığına bağlar.” (Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248) Hatta toplumu bir gemiye benzeterek “Eğer geminin alt katında oturanlar yukarıya çıkıp su almak yerine geminin altını delerek su almaya kalkar, geminin güvertesinde oturanlar sessiz kalırsa gemi batar. Hepsi boğularak ölür.”  (Buhârî, Kitâbü’ş-Şerike, 6) Mesela; 2015 sezonunda Mekke’de şu olay yaşanmıştı. Tavaf alanına düşen vincin 500 tonluk denge ağırlıklarının takılı olmadığı, dengeyi sağlayan ‘bom’unun da ters yönde olduğu ortaya çıktı. Kâbe’yi çepeçevre saran vinçlerden en büyüğü, önceki gün ağırlıkları takılı olmadığı için şiddetli fırtına nedeniyle devrildi. Kâbe’de 107 kişinin ölümü herkesi hüzne boğdu. Sadece bir olay üzerinden bir toplumu kriminalize etmek haksızlık olur. İşin trajikomik yanı faciayı gören hacıların büyük bir bölümünün ibadete devam edip ölü ve yaralılara yardım etmeyişleri görüntülere yansıdı.

Gazze ve Duyarsızlık

Bugünlerde duyarsızlık kavramını her kullandığımda aklıma ilk gelen konu insanlık dramının yaşandığı Filistin oluyor. Toplumsal olaylara ve haksızlıklara karşı duyarsızlaşmayı ifade eden “Vicdani körlük” yaşıyoruz. Gazze konusunda Batılı insanlar bizden daha duyarlı! Ve vicdanlı davranışlar sergiliyor. Geçen gün sınıfta sohbet faslında “Arkadaşlar İspanya mı Gazze konusunda daha duyarlı yoksa Suudi Arabistan mı? Dediğimde sınıfta tek fire çıkmadan tek ağızdan “İspanya” dediler.

Müslüman ülkeler “sessiz konuşurken” dili, dini, ırkı, rengi, mezhebi, cinsiyeti farklı vicdanlı ülke insanları çoğu çocuk 70 bin insanın öldürülmesi karşısında soykırıma canhıraş itiraz ettiler, ediyorlar. İtalya’da insanlar genel grev ilan ederek sistemi tıkadı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in İsrail’e silah ambargosu takdir topladı. Açlıktan ölen çocukların 400’e ulaştığı soykırıma isyan etmek için “insan olmak” yeterliydi.

Gazzeli çocuklar için ağlayan Müslüman olmayan “İnsan karakterli” İsveçli annenin gözyaşlarını görünce duyarsız insanlığım ve eylemsiz dindarlığımdan utandım. Protestoya katılan annenin şu sözleri hala kulaklarımda: “Biraz önce çocuğumun karnını doyurup öyle geldim, Gazze’deki anne ne yapsın, bebeğinin karnını doyuracak gıda yok, üstelik de bombalar yağıyor, belki birazdan bebeğini kaybedecek…”

Bir tarafta dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan diğer tarafta Petrol, doğal gaz, kömür ve başka tabii yeraltı kaynaklarının % 60’na sahip olmasına rağmen en fakir topluluklar da yine aynı havzadadır. Çünkü Müslüman Ülkelerin “Karar Vericileri” haklarının tercihiyle değil ya mensubu oldukları aile bireyi olma veyahut Batı’lı Ülkelerin uzantıları olduklarından “müktesep/kazanılmış gördükleri” makamlarda oturuyorlar. Tunuslu Prof. Munsif Merzuki “Arap yönetici elitine göre iktidar, kazanılan ve kazananın kendisine ve ailesine ait olan bir şeydir. İktidar aynı zamanda nüfuz ve para demektir… Zenginleşmek için siyasi sistemin bir parçası haline gelmek gerektiği kanaati yaygın. Bu şekilde yozlaşma, rüşvet ve yolsuzluk, bütün toplum için tepeden tırnağa bir hayat tarzına, bir geçim kaynağına dönüşüyor…” tespitinde bulunur.  Demokratik usulle seçilmedikleri için toplumda karşılıkları yok, silah, baskı ve tehditle yönetiyorlar. Böyle ülkelerin kalkınması da mümkün değildir. Halkın büyük çoğunluğu fakir, yöneticiler zengindir. Dini değerleri kullanarak “kayd-ı hayat” aileden miras kalan saltanatlarını devam ettiriyorlar. Bununla da yetinmeyip “ülkenin eli kalem tutanlarını” ikbal arabalarının önüne at misali koşturarak keyif sürmekten kaçınmıyorlar. (DEVAM EDECEK)