1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Zeki TAN

  3. İmânlı İmamlar
Doç. Dr. Zeki TAN

Doç. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

İmânlı İmamlar

A+A-

"Aşçının hatasını baharat ve salça, terzinin hatasını ütü,
hekimin hatasını toprak, imamın hatasını ne örter?"

Başlıkta geçen "imânlı imamlar"  ifadesine takılıp garipsenebilir. Burada kimsenin imânını onaylama, test etme, varlığı veya yokluğu hakkında karar vermek gibi bir yanlışa düşmemek gerekir. Kimsenin imânını tartışmak veya onay vermek niyetim asla olmaz ve olmamalıdır.

İnsanların imanlarının onay makamı ve yetkisi sadece onu yaratan Allah’a aittir. Herhangi bir şahıs veya kurumun bir başkasının imanını sorgulama ve onaylama yetkisi yoktur. Sadece ferdin imânını sahih ve sağlam bilgi üzerine oturması için yardımcı ve destek olunabilir.

Kur’ân-ı Kerim'in "Onlara inanç dayatan bir zorba değilsin!" (Ğaşiye, 88/21) ayeti de başkalarına imân ve inanç dayatmanın yolunu baştan kesmiştir.

İmân kalbe atfedilen bir eylemdir. Vahiy, Ammar b. Yâsir’in başından geçen işkenceyi ifade ederken "kalbi imânla dolu olduğu halde..."  (Nahl, 16/106) şeklinde anlatır. Bu da gösteriyor ki imânın mahalli kalptir. Bu durum sadece iman için geçerli değildir. İnkârın da mahalli kalptir. Kur’ân "…âhireti inkâr edenlerin kalpleri, bu gerçeği de inkâr eder…" (Nahl, 16/22) âyeti inkârın kalbe atfedildiğini göstermektedir.

Kur’ân “imân ettik”  diyenlere Firavun, siyasi otoritesinin sarsıldığını anlayınca "Demek siz, benden izin almadan ona iman ettiniz hâ!..." (A’raf, 7/121-123) şeklindeki vicdanlara hükmetme, korkutma ve sindirme despotluğuna onay vermez.

İman emir-komut ilişkisi ile inşa edilecek bir duygu değil, özgür ortamda, özgün irade ve özgür beyanla, insanı, insanların zorbalığına karşı özgürleştirecek emsalsiz bir insanî tercihtir.

Muhammed İkbal "imân, bir takım kâide ve kurallara sadece pasif bir şekilde inanmak değildir. Aksine insanın ender ve engin tecrübeleri sayesinde elde ettiği hayat dolu ve hayat verici inanç ve güvendir" diyerek Allah ile kul arasındaki "güven ilişkisine"  hiçbir beşeri otoritenin karar verme ve onaylama yetkisi olmadığını anlatır.

Ey imân Edenler! İman Ediniz

Kur’ân-ı Kerim bir hitabında "Siz ey iman edenler! İman edin..." (Nisa,  4/136) formunda gelir. Burada dikkat çeken husus "iman edenlere iman edin" denmesidir. Burada vahyin iman edenleri yeniden iman etmeye çağırması, anlamlı ve üzerinde düşünülmesi gereken bir çağrıdır. Bu çağrı hem iman etmenin hem de "hesabı verilebilecek bir hayatın" yaşanmasına davettir. Tıpkı lokantada yemek yerken hesabını vereceğimiz kadar yemek almamız gibi…

Vahyin gayesi bilineni ilan etmek değildir elbette. Söylenmeyeni söylemektir. Bu ayette; "…sımsıkı sarılın, hakikaten yürekten/damardan inanın, bilgiye ve delile dayanarak inanın, sağlam temellere dayanarak tahkikle inanın; inanmak gibi bir iddianız varsa bunu amelle ve İzzet Begoviç’in tespiti ile "kayıtsız kalmayın" duyarlı olun, iyilik yaparak "amel-i sâlih" üreterek inandığınızı ispat edin. İman ispat ister denir ya! İman ettim diyen birisine bu söz büyük bir iddiadır. İman ediyorsan iddianı ispat et denir. İmanımızın ispatı iman edip iyi amel işlememize bağlıdır. Eğer bir insan sadece sözle iman edip iyilik yapmıyor "sâlih amel" işlemiyorsa iddiasında problem vardır..."

Geçen gün hayatının bütün programlarını camiye endekslemiş, cami ile bağı su-balık ilişkisi gibi olan değerli bir dostla konuşurken biraz serzenişte bulundu; "Camiye her gidişimde üzülüyorum. Çok muhterem ve kaliteli imamlar var. Üstlendiği vazifenin hakkını veren, her gördüğümde sevindiğim görmediğimde özlediğim imamlar var. Fakat az da olsa sanki camiye gelen insanların sayısı artsın değil de azalsın diye hatasının farkında olmadan uğraşanlar da var" diyerek rahatsızlığını dile getirdi. Ben de kendisine bunun çözümünün 5N1K şeklinde formülleştirilen  "ne?  Ne zaman?  Nerede?  Nasıl?  Neden?  Kim?" sorularının cevaplanması üzerinden sordum.

Anadolu irfanıyla olaylara bakan iyi gözlemci ve kalbi camiye bağlı güzel dost tebessüm ederek "bu kolay değildir fakat "imanlı imamlar" başarabilir" dedi. O bunları anlatınca ben de yirmi yıllık müftülük hayatımda yaşadığım tecrübelerimi yazdığımı ve bunların kitap haline getirildiğini söyledim.

Yaşadığım şu hatırayı da anlattım: "Müftülük yaptığım yıllarda bir gün sabahın erken vakitlerinde umreden dönen bir belediye çalışanı ziyaretime geldi. Genç içeriye geldiğinde biraz hüzünlüydü. Bir şeyler anlatmak istediği halinden belliydi fakat nereden başlayacağını bilemeyeceği için de çekiniyordu. İnsanımızın böyle bir özelliğini hep gördüm. İmamın eksiği ve kusurunu söylersem ayıp, hatta günah olmaz mı? Acaba çarpılmaz mıyım? diyenlere de rastladım.

Hâlbuki yapılan yanlışı halının altına süpürmektense söylemek ne kötüdür ne de günahtır. Bir münkeri/çirkinliği söylemek dinin müntesiplerine yüklediği bir sorumluluktur.

İlahi vahiy Allah’tan başka kusursuz hiçbir varlığın olmadığını bize anlatır. Bir insan Peygamber bile olsa hata yapabilir. Kur’ân bazı peygamberlerin hatalarını ve bunların daha sonra nasıl düzeltildiğini bize ibret olsun diye de anlatır.  Beşerin kusurlu olduğunu bilelim ki ilahi müdahale olmadan bunları düzeltelim. Peygamberlerin hataları ilahî müdahale ile düzeltilirken insanların tarih boyunca yanlışları yine insanlar tarafından düzeltilecek. Nebi (sas) Mü’minin Mü’mine ayna olması gerektiğini anlatırken bize bu dersi verir. Asıl konuyu kaçırmayalım.

Genç konuya hemen girdi. Hocam, yakında umreden döndüm. Umre bana tarifsiz manevi duygular yaşattı. Beş vakit namazımı Mekke’de Mescid-i Haram’da, Medine’de ise Mescid-i Nebevi’de kıldım. Bu namazlarda aldığım hazzı tarif edemem. Kendi kendime söz verdim. Madem ki camiler Ka’benin birer şubesidir. Ben de memlekete döndüğümde beş vakit namazımı mutlaka camide kılacağım dedim.

Geldiğimin ilk sabah namazı için erken kalkıp abdest alıp camiye gittim. İmam benden sonra geldi. Ben müezzinlik yaptım çok da hoşuma gitti. Namazı ikimiz beraber kıldık. Namaz kıldıktan sonra imam efendinin benim camiye gelişimden memnun olmadığını anladım. Bir de bana dönüp "hayırdır inşallah! Sabahın köründe uykumu tutmadı? Yoksa çocuğun ağlamasından mı kaçtın. Ben buraya mecburen geliyorum. Müftü sabah namazında camileri denetliyor. Senin ne işin var" demez mi. Bütün hayallerim yıkıldı. Moralim bozuldu. Umreden aldığım manevi güzellikleri burada devam ettirecek belki de bu atmosfer başkalarını da etkileyecekti. Buna bir çare bulamaz mısınız?" dedi.

Yara derin çözüm zor. Fakat insanlar sormaya ve sorgulamaya başladığında soru ve sorgulamalara cevap aramak zorundayız. Aksi takdirde tarihi ve benzeri olmayan camiyi hayatın dışına itilmiş ve değersizleştiğini görürüz. Değer üretmeyen din dahil bütün kurumlar önce yalnızlaşır sonra da terk edilirler. Camiler de tıpkı diğer dinlerin mabetleri gibi kültürel, tarihi ve antik bir eser olarak kalırlar.

İnsanlar camiye niçin gelmelidirler? Caminin pasajında işyeri veya bitişindeki apartmanda oturup ta namazını "camide kılmamanın" sebebi nedir?  Peygamber'in mescit merkezli inşa ettiği Medine'de farz namazını evinde kılan sahabi var mı? Sorularına cevap bulmalıyız?

Şunu hatırlatalım; bir din sosyal hayatta görünmek istiyorsa bunun yolu büyük oranda pratikler/ibadetler (namaz, hac, zekât, cami, kurs) sayesinde mümkün olur. Pratiği olmayan bir dinin varlığını devam ettirmesi zordur. 

Diyanet İşleri Başkanlığında 100 bini imam-müezzin, 20 bini kadrolu Kuran kursu öğretmeni, 20 bini geçici Kuran kursu öğreticisi, 3 bini vaiz ve bin 250'si müftü olmak üzere personel sayısı 144 bin 250'ye ulaşan personel var. Her personel sadece bir kişinin namaza başlamasına ve Kur’ân okumasına sebep olursa ne güzel olur. Diyanet İşleri Başkanlığının kendi yaptırdığı "Dini Hayat Araştırmasında" bu toplumun yarısından fazlası Kur’ân okumasını bilmemekte ve beş vakit namazla tanışmamaktadır.

Bu kadar insan en büyük sosyal sermayedir ve imkândır. Bu toplum için külfet değil nimettir. Yüzellibine yakın personel içinde cevher sahibi, girişimci, dünyadaki gelişmelere açık, cevval ve görev yaptığı mahalleyi ayağa kaldıracak potansiyel vardır. Yeter ki bu personeli bulunduğu konumdan daha da yukarı çekecek ve sahada yerli yerinde oynatacak "teknik direktör" olsun.

Bir eğitimciden ödünç alarak uyarlıyayım; "Bu kadar imam, imkân demektir. Hiçbir imam külfet değildir, imkân demektir. 150 bin imamın içinde çok cevher, cevval olanı, aktif olanı koşabilecek olanı, girişimci, inovasyonu açık, dünyadaki gelişmelere açık insanları bulmak ve o insanları bulunduğu yerin yukarısına çıkartmak mümkündür. Yeter ki böyle bir dünyada ansiklopedik bilgisi vermek yerine, onlara yöntem bilgisi vermemiz gerekiyor. O zaman toplumun çehresinin değiştiğini göreceksiniz.

İyi yönetici yönetir, "işten anlayanları" sevk ve koordine eder. Fakat ne yazık ki gurup çalışmasında sınıfta kaldık. Takım halinde değil bireysel çalışıyoruz. Yönetici iyi hutbe okutmak için strateji geliştireceğine kendisi "güzel hutbe" okuyor. Toplumun problemlerini kürsüye taşıyacak içeriği zengin va'z yapılmasına destek vereceğine kendisi va'z ediyor. Arkasından namazı da kıldırıyor. Herkesi de böyle sanıyor. Hâlbuki yönetici sahanın dışında takımı iyi yönetendir. Kimin yanlış yaptığını denetleyip hata ve kusurlarını giderendir.

Bir de iyi yönetici sosyal sermayeyi yerinde ve verimli kullanabilendir. Yoksa bu insan sermayesi israf olur. Değerli varlık olan insanın hayatı bu kadar anlamsız olmamalıdır.

Sokaklar ve kahvelerdeki israf edilen sermaye yok olup gidiyor.

Çare Bulan Nobel Ödülü Alır

Diyanet İşleri Başkanlığında yirmi yıl idareci olarak görev yaptım. Yukarıda anlatılan anekdota benzeyen az da olsa örnekler vardır. Bunları yok saymamak gerekir. Buna çare bulan olursa hiç şüphesiz Nobel ödülü alır.

Mesela; bazı Diyanet İşleri Başkanları gittikleri il veya ilçelerde minbere çıkmayı asla ihmal etmiyorlar. Hatta son dönemlerde başkanın ezan okuması da eklendi. Hâlbuki başkanlar gittikleri camilerde cami görevlisini dinleseler yetiştirdikleri elemanın formasyonunu ve kalitesini yerinde görmüş olurlar. Zaten her başkan güzel hutbe okur ve namaz kıldırır. Bu özelliklere sahip olmayanı başkan yapmak futbol oynamasını bilmeyeni teknik direktör yapmak gibidir.

İdareciler idaresindeki insanları yukarı çıkarmak için tayin edilir.  Yoksa kendisini geliştirip yukarı çekmek için değil. Kendisine iyilik yapmak hiç değildir.

Kur'ân, yöneticilikte rol modelimiz olana "bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!" (Kehf, 18/6) diyerek ellerinden tutması gereken insanları üst kategoriye çıkarmak için dertlenmek "kendini yiyip tüketmek" gerektiğini anlatır.

Fakat problemleri görmekten şiddetle kaçıyoruz. Bu meyanda başkanlar kuruma ve kurumun kılcal damarları gibi ülkenin en ücra köşesinde bile hizmet üreten "imamlığa itibar" kazandırmalıdır.

Toplumda din hayat ilişkisi, farklılıkların birarada yaşanması, personelin kurum aidiyeti, kurumun güven endeksi Ankara'da yazılan hutbenin ülkenin en ücra köyünde okunmasının anlamsızlığı (Hakkâri'nin köyündeki problemlerle Ankara, İstanbul'daki problemler aynı değildir) aile yapısı, gençlik, yaşlılar, güven aşınması, ahlaki yozlaşma, alevilik, Kürt problemi, dini şekilcilik konularında strateji geliştirmeliler.

Her şeyden önce böyle bir problemin varlığını kabullenmek gerekir. Bunun da ilk şartı o problemin varlığını inkârdan vazgeçmektir. Yoksa sürekli halının altına süpürülen sorunlar büyük çöp dağlarına dönüşür sonra da patlamalar olur. Ne yapalım "kaderimiz" diyerek teselli yolları ararız. Türkiye’de 80.000 (seksenbin) civarında cami vardır. Güncelleme imkânım olmadı. Fakat geçmiş yıllarda yapılan bir araştırmada Cuma ve bayram namazları hariç tutulursa diğer vakitlerde camiye gelen insan sayısı sadece üç (3) tür. Bu sayı oldukça düşüktür. Camiye getiremediğimiz bazı insanlar kendilerini yanlış anlayışlardan korusa da bir kısmı sahte inanç ve anlayış sahiplerine yem oluyorlar.

Nevzat Tarhan’ın dediği gibi ”inanç bütün toplumlar için bir ihtiyaç ama "doğru öğretilmediği" takdirde merdiven altı yapılanmalar ve sapkın örgütler bundan yararlanıyor.  İnsanlar asırlardır bu gün de varoluş bunalımı yaşamaktalar. Sığınacak bir liman arıyorlar. İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar. Kaygıları var. Mutlu değiller. Yanlış şahıs ve yerleri "sığınılacak bir liman" gibi görerek sığınıyorlar. Şu anda insanın psikolojik sağlığını korumayla ilgili sosyal duvarlar yıkıldı…"

İthal İmam

Birçok şeyi ithal ediyoruz. Elektronik malzemeler, yiyecek ve içecekler; sarımsak, buğday, mercimek, nohut, et vb. bir şekilde tembelliğimizden dolayı üretmeyip ihtiyaç duyduğumuz temel gıda mamullerini başka ülkelerden ithal ediyoruz. Hatta bazen futbolcu, doktor, mühendis, teknik direktörü bile dışarıdan getiriyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey var ki dışarıdan imam ithal edemeyiz. Bu toprakların ihtiyacı olan imamı bu topraklarda yetiştirmek zorundayız. Çünkü başta gençlerimiz ve kadınlarımız olmak üzere insanımızın manevi ihtiyaçlarını bu topraklarda yetişmiş imamlar bilir.

Bir imam ne yapar ki demeyin. Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının kahramanı Snelman dediği gibi "ülkelerin kahramanları da tıpkı bir mercek gibidir. O, kendi kişiliğinde bir ulusun tüm güçlerini ve iyi niteliklerini toplar. Böylece milyonlarca insanın ruhunu ateşler." Yeter ki nitelik sahibi olsun.

Performansına Göre Mükâfatlandırma  

Geçmiş üzerinden bugünün problemleri çözülmez. Geçmişte camiye ve imama yüklenen misyonla bugün yüklenmesi gereken misyon farklı olmak zorundadır. Camiyi daha aktif verimli hale getirmek gerekir. İmamların geçmişte "ibadet rehberliği" yapmaları yeterli görülebilirdi. Fakat bugün insan sayısınca sosyal problemler arttı. Bu problemlere sosyal bir kurum olan cami ve cami görevlisinin söyleyeceği sözü yapması gereken hizmeti olmalıdır.   Mesela; 80.000’e yakın her caminin bir muhacir "kardeş aileyi", sahiplendiği "bir veya iki yetimi" olsa cami kurum hüviyeti kazanır. Toplum nezdinde de cami anlam ifade eder. Sadece beş vakit namazın kılındığı cami bir şeyler yapıyor. Fakat yeterli değildir.  

Camisini beş vakit cemaat ile şenlendiren imam ile beş vakitte bazen kendisinin de bulunmadığı imamı aynı şekilde değerlendirmek "adalet duygusunu" zedeler.

Mesela; imamın atandığı camide cemaat sayısı artıyor mu azalıyor mu? Camide kaç kişi Kur'ân ve namaz kılmayı öğrendi? Caminin cemaatiyle beraber caminin etrafında bulunan kaç yetime, göçmene, fakire, madde bağımlısına, dul kalanlara, şiddete uğramışlara, evsizlerin sıkıntılarına çözüm üretip üretmediği? vb. konularla ne kadar ilgilendiğine bakılmalıdır.

 İmamların görevlendirmeleri ve nakilleri sosyal hayatta gösterdiği performansa göre olmalıdır. Bu kıstas diğer imamların da motivesine pozitif katkı sağlar. Yoksa test kutucuğu (DHBT) işaretlemek yeterli kriter olmamalıdır.

Bu hususlardan bazısı imamın, cami cemeatini koordinesiyle çözüldüğünde cami de imam da toplum için değerli ve vazgeçilmez olur. Aksi halde cami de imam da "kırık notundan" dolayı toplumun sırtında yük telakki edilir! 

Önce Ahlak Sonra İmamlık

Hz. Peygamber, önce Peygamber sonra ahlaklı olmadı. Önce ahlaklı sonra Peygamber oldu. Mesela; güven, fetanet/anlama kabiliyeti ve sıdk gelir. Bunları okurken bazılarından "camiye imam mı arıyorsun yoksa peygamber mi? itirazı gelebilir. Hatta meşhurdur "birisi imamlık imtihanına girmiş komisyon da hangi sûreleri ezberledin" demiş. O da on sahife kadar ezberlediğini söyleyince komisyon "bu kadar az ezberle imamlık yapılmaz" demiş. O da "bu kadar ezber niye yetmesin? Hz. Âdem "on sahifeyle" Peygamberlik yaptı. Ben niye imalık yapmayayım? diyerek komisyona tebessüm ettirmiş.

Ahlakî özelliklere sahip müftü, vâiz, imam, müezzin, Kur'ân kursu öğretcisi, memur,  inançlarını temsil ettiklerinden daha etkili olurlar. Tebliğden önce temsilin/yaşanabilirlik geldiği unutulmamalıdır. Sesi kadar ahlakı da güzel olanın tadına duyulmaz. Yoksa zaman zaman medyaya yansıyan "ahlakî zaaflar" tebliği ettiğimiz değerleri zedeler. Önce ahlak! Çünkü "ahlakî zaafları" olanlar kendisine de topluma da zarar verir.  

Hz. Peygamber bir cümlede formüle etmiş; "iki dudak ile iki bacak arasındakinden bana teminat verirseniz, ben de size cennet teminatı veririm." (Buhârî, Rikak 23) Hz. Peygamber dil ve cinsel uzvun haramdan korunmasını kastediyor. Bu emir sadece imamlara mı? Bu din sadece imamlara mı geldi? Elbette hayır. Fakat dini tebliği ve temsil görevi onlarda olunca daha dikkatli olmalılar. Söylediklerimizle yaptıklarımızın zıt olmaması gerekir. Aslında karakter sahibi olduğumuzda tebliğe de fazla ihtiyaç duyulmaz. Günümüzde ahlakî güce soft power "yumuşak güç" deniyor.  Tıpkı Hz. Yusuf'un tek başına topsuz tüfeksiz ahlakî güçle Mısır'da söz sahibi olması gibi… Gönül fethetmeden ülkeleri fethedenlerden herkes kaçar. Ahlakî güçsüzlük, güçsüzlüktür. Hatta tek gücümüz ahlaktır. Kaybettiğimizde sıfır sermayeye düşeceğimiz için hayatın dışına itiliriz.

Arap efsanesinde şöyle bir olay anlatılır; Arap asilzâdelerin birisi çölde at sırtında dolanırken, yerde yatan ve “su! su!” diye inleyen bir adama rastlar.

Atından iner ve kırbasındaki suyu son damlasına kadar yerde yatan adama içirir. O yarı ölü yatan adam birden bire dirilir, kılıcını çeker ve asilzâdenin boğazına dayar.

Meğerse adam soygun için seçmiştir bu numarayı…

Asilzâdenin üzerindeki altın, mücevher ne varsa alır. Elbiselerini de çıkarttırır.

Asilzâdenin atına atlayıp gideceği sırada asilzâde arkasından bağırır: "Dostum aldığın her şeyim sana helâl olsun; ama ne olursun, bana yaptıklarını başka bir yerde asla anlatma!"                      

Soyguncu gülerek şöyle der: "Ne üzülüyorsun kardeşim, çölün ortasında bu halinle en çok bir gün sonra ölürsün, leşini akbabalar yer. Sen öldükten sonra anlatmam ya da anlatmamam seni ne ilgilendirir ki?"

Asilzâde şöyle der: "Doğru ben öldükten sonra senin anlatıp anlatmaman çok önemli değil; ama olur ki sen bunu anlattığında, benim hikâyemi duyanlardan birisi, iyilik niyetindeyse, iyilik yapmaktan vazgeçer. O yüzden anlatmanı istemiyorum!"

Soyguncu bu yüce davranış karşısında ezilir, üzülür ve kendisini affetmesi için asilzâdenin önünde diz çöker. 

Bir işi güzel yapmadığımızda başkaları ona bakarak o işe talip olmazlar. Bunun da vebali âhirette bize yüklenir.

İmamlığa rağbet azaldıysa sebebi vardır. İtibar kaybı; Bu kayıp imamların tebliğ ve temsil ettikleri değerlere ve inanca da yansırsa telafisi zor olur. Bazen hayatın dışına kovularak işlevsiz hale gelmekle acı bedel öder. Çünkü etrafımızdaki insanlar bizim yaptıklarımız yüzünden dine mesafe koyarlarsa insanların inançla ilişkisi zayıflar.

Boş(k)alan camileri ne yapacağız… Yusuf Kaplan; "…camiler, vakit namazlarında bomboş kalır ya da sadece ölümünü bekleyen ihtiyarların son gidecekleri yere, ölüm mekânına dönüşür ve sadece “cuma âyinleri” yapılan kiliselerin derekesine düşebilir!" diyerek uyarır. Aman dikkat! Hepimiz sorumluyuz. Meydana gelen "mevzi kayıplarının" telafisi imkânsız olabilir. Hayatın şakası yoktur.

Diriliş şâiri merhum Sezai Karakoç "…camiler birtakım ihtiyarlara kalsın. Onlarda öldüğü zaman, tamamen bu İslam silinir…" diyerek İslam'ın varlığını ve sürekliliğini camiye yükler. (https://www.indyturk.com) Bu sözler abartılı gelebilir. Fakat Müslümanların sosyal bir gerçeklik olan farklı diller, ırklar, mezhepler, siyasî partiler, gruplar, cemaatler, tarikatler ve cinsiyetlere sahip olup bu kadar farklılığı kubbesi altında barındıran cami benzeri ikinci bir kurumları YOKTUR. Toplayan anlamına gelen cami bu farklılıkları "TEK TİP" yapan değil, kendisine sığınan çeşitliliğe ve farklılığa kucak açar. Tıpkı Mescid-i Nebevi'nin Necran Hristiyanlarına bile kucak açtığı gibi…

Immanuel Kant, Alman felsefesinin kurucu ismi, felsefe tarihinin belirleyicisi olarak tecrübesinin özeti, "insan amaçtır, araç olarak kullanılamaz" sözüdür. Bu söz Nobel Ödülü sahibi Prof. Dr. Aziz Sancar'ın "yanmayan ağaç yetiştiremeyiz, fakat özenerek yıllarca büyüttüğümüz ağaçları yakmayacak insanlar yetiştirebiliriz" sözünde dile getirilmektedir. Aksini yapmak bumerang etkisine dönüşür.

Bu yazı toplam 1294 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
9 Yorum