1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Zeki TAN

  3. Eğitim ve Öğretmenler
Doç. Dr. Zeki TAN

Doç. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Eğitim ve Öğretmenler

A+A-

Çocuklarım ilkokul çağlarında iken sık sık okullarına gider öğretmenlerle varsa problemleri konuşur yardımcı olurdum. Okul-aile işbirliğini imkân ölçüsünde gerçekleştirmeye çalışırdım.

Şu anda ilahiyat fakültesi son sınıfta okuyan kızım bir gün okuldan dönerken “Babacığım! Öğretmenler az mı maaş alıyorlar?” demişti. Ben de kendisine “Kızım bunu niçin soruyorsun? dedim.

Babacığım! Bugün sınıfa gittiğimde öğretmenimizin ayakkabısının çok eski ve kirli olduğunu görünce aklıma acaba öğretmenimizin maaşı azmıdır diye geldi” dedi.

Ben de öğretmeni kurtarmaya çalışır bir müdafaa içine girdim. “Kızım öğretmenin maaşı iyidir, belki de ayakkabısını boyatmayı unutmuştur.” dedim.  Sözlerim minik Elif’e de inandırıcı gelmedi. Minik Elif’in elinden gelse sınıfta yardım kampanyası başlatıp öğretmenine ayakkabı alacak fikri bile vardı. Elif’in hayatında özellikle öğretmenlerinin rolü inkâr edilemez. Okuldan her döndüğünde kız olmanın psikolojik etkisiyle öğretmeninin yarın hangi renkte ve desende elbise giyeceğini bile merak ederdi. Bazen de öğretmenim şöyle elbise giyerdi diyerek keyifle anlatırdı. 

Bir öğrencinin okula başlarken “model” aldığı karakterlerden en önemli birisi de öğretmen olduğunu öğretmeni biliyor muydu? Farkında olsa yukarıda anlatılan kıyafetle öğrencilerin zihnini ve estetik dünyasını tarumar eder miydi?

Öğrenciler öğretmenlerin saçından ayakkabısına, kravatından paltosuna, tokasından çantasına kadar ilgilenir. Hatta şu anda öğretmenlik yapan okulumuzun mezunlarından Songül öğretmen, bu yazıyı okurken “hocam öğrencilerim çorabıma bile bakarlar.  Bunun için çok dikkat ediyorum” dedi. Özellikle kız öğrenciler de bunlardan kendilerine pay çıkarırlar.

Elif kızımın sözünü ettiği öğretmeni yakından tanıyordum. Üstüne başına dikkat etmeyen birisiydi. Çarşıda görseniz “öğretmene” benzetemezdiniz. Bu birazda yaptığı mesleğe olan ilgisizliğinin göstergesiydi. Bazen bahçede çalışır, aynı kıyafetle okula geldiği olurdu. Bunu da “dindarlığına” verirdi. Pejmürdelik ne zaman "dindarlığın" ve sadeliğin göstergesi olduysa...

Öğretmenin kılık kıyafet özensizliği, pejmürdeliği, dağınıklığı, rüküşlüğü öğrenciyi öğretmenden uzaklaştırıyordu. Öğretmen bunun farkında bile değildi. Ben de en azından öğretmen ile öğrenci arasındaki buzları eritmek için çarşıda gördüğüm öğretmene “hocam ben size bir kalem vereyim de siz bunu Elif’e bir vesile ile tahtaya kaldırıp soru sorduğunuzda verirseniz iyi olur dedim.” Öğretmen de bu teklifime sıcak bakarak teşekkür edip ayrıldı.

Ertesi gün Elif’in elinde kalemi görünce tanıdım “kızım bu sana nereden?” O da isteksizce sınıfa girerken öğretmen çağırdı “Elif gel sana kalem vereyim” dedi. Ben de aldım fakat bu davranışına bir anlam veremedim" dedi.

Anlaşılan “usulsüzlük  vusulsüzlüğe sebep olmuş” derler tecrübeliler. Yani usul bilinmese maksat ta hâsıl olmaz. Usul âdâb bilmeyince kaş yapayım derken göz çıkarırız. Tecrübe bazen yaşanarak genellikle de öğrenerek elde edilir. Yaptığımız hatanın bedeli çok ağır olabilir. Yaptığımız hatadan ders çıkarabiliriz, fakat bu hata başkasının hayatına mal olabilir. İdam cezasına çarptırılan kişiye son isteği sorulduğunda “bu hatam bana ders olsun” der.  Ne anlamı varsa!

Şu anda ilahiyat mezunu olup yüksek lisans yapan oğlumun tecrübesiz bir matematik hocası vardı. Veliler, öğretmeni yaptığı hatalardan dolayı ikaz etmelerine rağmen kimseyi dinlemedi. Okulunun değiştirilmesi için Milli Eğitim Müdürlüğüne bile gidildi; çözüm üretilemedi. Bunun cezasını çocuk “dört defa” özel ders almasına rağmen üniversite imtihanlarında “bir tek” matematik sorusu yapamayarak ödedi. Türkçe-Sosyal derslerinden üniversiteye girdi. Bu yıl inşallah yüksek lisansı bitirmiş olacak.

Tecrübesizliğimizin nice “çamların” devrilmesine bazı hayatların sönmesine yol açtığını hesaplamamız gerekir. Tecrübesizliklerin “temyizi” de ahirette görülür herhâlde.

Doğu illerinin en büyük “talihsizliği” görev yapan öğretmenlerin “acemiliklerini” doğuda geçirmeleri, “ustalaştıklarında” ise batı illerine gitmeleridir. Hatta bazen kendi ilinde tecrübeli olup ta batıdaki illere giden öğretmenlerin olduğu bir gerçektir. Vefat ettiklerinde cenazemizi memleketimize götürün vasiyetlerini de ihmal etmezler. Dirisini kendi toplumundan mahrum bırakanların cenazeleri nasıl bir katkıya vesile olacaksa! Belki de yaban ellerde bana bir Fatiha okuyacak kimse olmaz diye düşünüyor olabilirler.

Kıdemli Öğretmen Ve Annenin Eğitimi Önemli

Yukarıdaki anekdotu okuyanlar belki de bu “öğretmen” kimdir diye düşünebilirler. Hâlbuki bunun ne önemi var ki. Yazdığım yazıyı Elif’e okuttuğumda bu öğretmenin ismini o da hatırlamadı. Esas olan burada verilen mesaja kulak vermek gerekir. Yıllar geçse de değişimin olmadığını görmek için buna benzer hususlarda yazdığım yazı “Dışarıdaki Adilcevazlılar” Farklı Kültürlerin Ebrusu Adilcevaz, İst. 2013, s. 419-422. sahifelerinde  okunabilir.

Milli Eğitim Bakanlığı, çok tartışılan eğitim seviyesini belirlemek için akademik beceriyi ölçen ABİDE projesini hayata geçirdi. 81 ilden 38 bin öğrencinin katıldığı araştırmada çarpıcı detaylar ortaya çıktı: Annesi kariyer yapan, ÖĞRETMENİ KIDEMLİ olan öğrenci akademik alanda daha başarılı. ANNENİN EĞİTİM SEVİYESİ ARTTIKÇA ÖĞRENCİNİN BAŞARISI YÜKSELİYOR. Annesi üniversite ya da yüksek lisans ve doktora mezunu öğrencilerin akademik başarıları, diğer öğrencilere göre daha fazla.  

Öğretmenlerin aldıkları akademik eğitim düzeyinden ziyade kıdemlerinin, öğrenci başarısında daha etkili olduğu ortaya çıktı. Öğretmenin tecrübesi arttıkça öğrenci daha da başarılı oluyor. Öğretmenlerin uzun yıllar aynı okulda çalışması başarıyı artırıyor.

Öğretmen “sirkülasyonu” eğitimi verimli olmaktan çıkarıyor. Öğretmenlerin okuldaki “sürekliliği” eğitimdeki kaliteyi arttırıyor.

Sınıflardaki öğrenci sayısının 25 ile 30 arasında olması akademik başarıları daha da yükseltiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, ABİDE projesinin ikinci araştırmasını 50 bin öğrenci ile gerçekleştirecek. Raporlar doğrultusunda eğitimde ilerleme ya da gerileme olup olmadığı tespit edilecek. (Turgay Polat www.karar.com)

Ülkemizin model almaya çalıştığı Finlandiya eğitim sisteminde tecrübeli ve kaliteli öğretmen eğitimin öncelikleri arasındadır. Öğretmen olmak, tıp okumak kadar zordur. Bir de yüksek lisans yapmayan öğretmen yoktur. Diğer hususlar da; haftalık ders saatlerinin azlığı ve sosyal etkinliklerin eğitim parçası haline gelmesidir.

"Hiçbir meslek sahibi olamıyorsa bari öğretmen olsun" zihniyetine sahip topluma öğretmenin niçin doktordan daha önemli olduğunu anlatamazsınız. Orman köylüsü teyzenin hayatında ilk defa gördüğü valiye, her gün karşılaştığı ormancının önemini anlatmak bağlamında "evladım biraz daha okuyup ormancı olaydın ya?" Vali de tebessüm eder.

Bir toplumun kaderi eğitimden geçer. Din istismarının da, ekonomik sorunların da, terörün de, işsizliğin de üstesinden ancak eğitimle gelinebilir. Fikri problemlerin güçle değil fikirle çözüleceği müsellem bir hakikattir. Eğer kaliteli ve evrensel ölçekte bir eğitim verilmiyorsa o toplumun geleceği parlak değildir. Hz. Peygamber (sas) “bir babanın evladına bırakacağı en güzel miras edep ve eğitimdir” (Tirmizî, Birr 33) buyururken toplumsal yatırımın adresini gösteriyor.  Bunu daha çok test çözen değil, düşünen, eleştiren,  üreten, yenilikçi, girişimci anlayışa sahip olmayı anlamak gerekir. Bugün dünyada kalkınmış ülkelerin eğitim problemini ilk öncelik olarak aldığı ülkeler olduğunu kim inkâr edebilir. Keşke ilk emri oku olan dinin mensuplarının kitap ihtiyaç listesi sıralaması 220. sırada değil ilk sırada olsaydı.

Sanatıyla insanları düşündüren Münir Özkul şöyle der: "…Ben ortaokuldayken, bir tane Türkçe hocası vardı. Tahtaya konuşanların değil, konuşmayanların ismini yazdırırdı. Ve bir gün derste şöyle demişti; "Çocukları konuşturmazsan, konuştuğu için cezalandırırsan gelecekte ya hiçbir olaya tepki vermeye cesaret edip konuşmayan bir halk tasarlarsın, ya da konuşamadığı ve kendisini ifade edemediği için her şeyi zorbalıkla halletmek isteyen duyarsız ve ilgisiz topluluk tasarlarsın..."

Çocuklar öğretmene itiraz ettiğinde "otur yerine, sen anlamazsın. Seni kısa donla gezerken hatırlıyorum. Ağzın daha süt kokuyor" tehditleri çocukları çekingen ve beceriksiz yapıyor. Hâlbuki öğretmenin, çocuklar "ben bunu bilmiyorum, araştırayım" demesi erdemdir.

Eğitim meselesi milli piyangodan para çıkan talihli konumuna düşürmemek gerekir. Bu insan yetiştirme işidir. Çin atasözünde geçtiği üzere: “Bir yılı planlıyorsanız pirinç yetiştirin. Yirmi yılı planlıyorsanız ağaç yetiştirin. Yüzyılları planlıyorsanız insan yetiştirin.” Bir başka versiyonu ise şöyledir: “Bir yıllık refah istiyorsan tahıl yetiştir, on yıllık refah istiyorsan ağaç yetiştir, yüz yıllık refah istiyorsan insan yetiştir.”

Sözün özü: “Yeryüzünde barışı sağlayacak sihirli değnek, analarla öğretmenlerin elindedir. Eğitim demek, vücutta ve ruhtaki güzelliği ve mükemmelliği son mertebesine kadar geliştirmek demektir.” (Platon)

Halen, Osmanlı tuğrasına benzeyen bir imzam vardır. İmza atmayı da seviyorum. Bir gün cami cemaatinden birisi gıyabımda "bu müftü de imza atmayı çok seviyor" diyerek serzenişte bulunmuştu. Hediye olarak verdiğim her nesneye imzamı atıyorum. Bu imzam ilkokul müdürüm Fevzi Şentürk'ün imzasının taklididir. Müdürümüz bizi oğlu Erkan kadar severdi. Allah rahmet eylesin.

Not: Bu yazıdaki maksadım öğrencilerin öğretmenlerinin hayatlarındaki yerini ve “yaşanan”, yaşanmaz olayı prototipi üzerinden vermektir. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” sözünü önemsediğimden. Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler gününü tebrik ederim.

Bu yazı toplam 3130 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
8 Yorum