1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Zeki TAN

  3. Cehâlet Aldatılma Sebebidir
Doç. Dr. Zeki TAN

Doç. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Cehâlet Aldatılma Sebebidir

A+A-

“Görecek gözü olan(lar) için, dünya hâlâ ilk günkü kadar
tazedir ve henüz keşfedilmemiş yeniliklerle doludur.” Thomas Huxley

“İnsan cevheri/mayasıyla doğarız, ama insan olmak, çabamıza bağlıdır…”
                                                                        Muhammed İkbal

Meşhur hikâyedir; “Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaktadır. Kafenin dışındaki büyük bir su birikintisi önünde, elinde tutmakta olduğu sopasının ucundaki ipi suya sarkıtmış vaziyette sırılsıklam ve pejmürde halde yaşlı bir adam durmaktadır.

O sırada yoldan geçmekte olan bir yardımsever biraz da ne yaptığını da merak ederek durur ve sorar:

“Burada ne yapıyorsun?” der.

Yaşlı adam istifini bozmadan;

“Balık tutuyorum” diye cevaplar.

Yaşlı adamın yağmurdan dolayı sırılsıklam olmuş haline üzülen yardımsever, “Yağmurda kalma, içeri gir ve sana birşeyler ikram edeyim” der. O da davete icabet eder.

İkisi de kafenin sıcaklığında, içeceklerini yudumlarken, yardımsever adam biraz muziplik biraz da muhabbet olsun diye yaşlı adama;

“- Bugün kaç tane balık yakaladın?” diye sorar.

Yaşlı adam gayet sakin bir şekildesen sekizincisisin” der...

Yardımsever adam mahçup bir şekilde kandırılmış olmanın verdiği acı ve kızgınlıkla ne yapacağını bilemez ve sonuçta iyi niyetinin kurbanı olduğunu anlar. Bir süre susar ve kendisini toparladıktan sonra yaşlı adama şöyle cevap verir: "Sana yaptığım ikramdan dolayı pişman değilim. Fakat bundan sonra senin yaptığın uyanıklığı gören insanlar bir daha muhtaç insanlara yardım etmezler."

             Ünlü roman yazarı Victor Hugo, cehaletin keşfinin önemine değinerek  “zâlimlerin çarkı, bilgisiz/câhillerin çalışmayan kafalarıyla döner” derken ne kadar da haklıdır. Aslında insanları bilgi edinme noktasında temiz/sahîh kaynaklara yönlendirmek, içilebilir kaynak suyuna yönlendirmek gibi değerli bir faaliyettir. Aksi halde uyurgezer insanları fırsatçılar/zâlimler kaz misali yolup menfaat temin etmeye devam ederler, ediyorlar.

              Anadolu coğrafyasında, heybesinde ilim namına bir şey bulunmayan bazı ehliyetsiz kişilerin “din, Kur’ân, Peygamber” adına ahkâm kesip “mürîd” bulmakta zorlanmadıkları cümle âlemin malûmudur. Ehliyet ve liyakat sahibi olup, temiz/sahîh kaynaklar muvâcehesinde manevi derinlik sahibi “kaliteli insan” yetiştiren kişilere ise sözümüz yok.

Fakültede bir gün ders anlatırken konu, öğrencilerin mezun olduktan sonra öğretmen olarak atanıp atanamayacağı faslına geldi. Ben de şaka yollu “Arkadaşlar! Sizde atanıp atanamama riski olmaz. En kötü ihtimal, Anadolu’nun bir şehrindeki terziye gider “sarık, şalvar ve cübbe” siparişi verirsiniz. Hemen sonrasında duygusal fon müziği eşliğinde birkaç hikâye anlatıp  “şeyhliğinizi” ilan ettiğinizde etrafınızda birçok bilgiden nasipsiz mürît peydâ olur. Çünkü bu topraklar da kendisini “resûl, nebî” ilan eden sapkın kişiler bile mürît bulmakta zorlanmadı” dedim. Öğrenciler tebessüm etti. Ne yazık ki, cehâletin bu kadar yüksek doz da olduğu bir atmosferde, öne çıkan güzel gözleri sayesinde eşeğin bile başına sarık sarsanız mürîtsiz kalmayacağı bir “coğrafyada” yaşıyoruz. Şaka değil; günümüzde televizyondan Kâbe imamına uyup namaz kılan, üstüne siyah örtü serip Kâbe gibi buzdolabını tavaf eden, Arafat günü ihram giyerek köyündeki dağa çıkıp dua eden insanlar var.

 Cehâleti kim empoze ediyor veya kutsallaştırıyorsa karşılığında bunun toplumun bütün fertlerine faturası ağır oluyor. Başkalarının cehâletinden makam, mevki veya iktisadi gelir elde eden kişiden daha tehlikelisi ve zararlısı olmadığı izahtan vâreste olduğu gibi, hatırlayacak olursak, nüzûl döneminde Mekke’nin ileri gelenlerinden/ulularından olan Amr b. Hakem’e bizzat Hz. Peygamber tarafından “Ebû Cehîl” sıfatı yakıştırılmıştı. Çünkü kısaca Ebû Cehîl, câhillerin emeğini fırsata dönüştürüyordu. Vahyin ise “karanlığa söveceğine bir mum yak” sözünde geçtiği üzere, ortalığı aydınlatan ilk emrinin “oku” olması âdeta arının kovanına çomak sokmaktı. Böylece bilgi kirliliğinden/dezenformasyondan para kazananların  “kirlilikleri” deşifre edilmiş oldu. Sonuç; tehdit, şantaj, tavır ve cephe alma olsa da, Allah’ın yanı sıra diğer varlıklardan medet umanların karakterini yansıtan “örümcek ağı” misâli (‘Ankebût, 29/41-44) gibi varlıkları pek kısa oldu.!

Sorgulanmayan Hayat Anlamsızdır

Batı’da ahirette kurtuluş vaat eden Kilise’nin egemenliğini ortaçağ insanlığı tecrübe ederek yaşadı. Fakat bu egemenliğin sonunda ticaretle ilgili olduğu anlaşıldı. Çünkü Kilise menfaati uğruna İncil’i istediği şekilde yorumluyordu. Cennetten para karşılığı parsel parsel arsa satıp, günah çıkardı. Çünkü Kilise’ye göre İncil’i yorumlayacak tek egemen unsur kendileri idi. Dolayısıyla insanlara yeterli düzeyde dînî bilgi verilmediği için, Kilise tarafından yapılan İncil yorumlarının doğru olduğu izlenimi verildi. Böylece insanlar kolayca oltaya takıldılar. Fakat olayın gerçek yüzünü görenler bir daha ne İncil’e baktı ne de Kilise’nin kapısına gittiler. Bir defa aldatılmışlardı…

Bize gelince, Kur’ân, hayatı sağlam temellendirilmiş gerekçeler üzerine inşa eder. Yine Kur’ân’a göre taklîdî olup “sorgulanmayan” bir iman, ahlak üretemediği için problemlidir. İbadete yoğunlaşıp ahlaktan yoksun kalmak bir kriz halidir. Ahlakın olmadığı yerde din ve dindarlıktan söz etmek ise imkânsızdır. Çünkü kişinin dînî inancını ahlakî davranışları görünür kılar. İmân-güven ilişkisi ahlakın sadece bir boyutudur. Hz. Peygamber; “Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur; ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur” der. (Müsned, III, 134) Ne yazık ki güvenirlilik endeksinde alt sıralardayız.

 İnsan ile beşer olmak farklı kavramlardır. Bütün insanlar, dünyaya “beşer” olarak gelir. Buna beşeriyet denir. İnsanlık, daha sonra sahip olunan bilgiyle kazanılır. Bu durum, çekirdeğin potansiyel olarak ağaç olma özelliğinin olmasına benzetilebilir. Dolayısıyla her beşerde potansiyel olarak insan olma özelliği vardır.

Aliya İzzet Begoviç’in “İslâm sadece atalarımdan devraldığım bir din değil, yeni baştan edinilmiş bir inançtı ve ben onu bir daha hiç yitirmedim” ifadesinde kastettiği inanç, kamyon arkası yazı edebiyatında geçtiği gibi “babam sağ olsun” değil, “miras değil alın teri” dediğidir. O halde şunu söyleyebiliriz ki, bir inanç miras olması ile değil, bilgi ve çabayla kazanıldığı ölçüde kıymetlidir.

 Hz. Peygamber, bilgi/ilim edinme sürecini  “beşikten mezara kadar” sözünde sistemleştirerek bilginin/ilmin ömür boyu/sürekli olması gerektiğini vurgular. Süreklilik sayesinde insanlar, ya bilmediği yeni bilgiler edinme, ya yanlış bildiklerini düzeltme ya da zihnini son kullanma tarihi geçmiş bilgiden temizleme bilincini canlı tutarlar.

Müslümanların övünerek tekrar ettiği âyetlerden birisi de içerisinde Hz. Peygamber’e inen ilk emir olan  “oku” kavramının geçtiği pasajdır. Nüzûl döneminde “oku” emri, önündeki yazılı metni okumak anlamında değildir. Sana söyleneni “ilan et” anlamına gelmektedir.

Hukuksuzluk, merhametsizlik, terör, geri kalmışlık, zulüm ve güvensizliğin sınır tanımadığı bir coğrafyada bu ilahî emri “sosyal/maddi yatırım” olarak görüp övünmek güzeldir. Fakat esas düşünülmesi hatta “kıyametin koparılması” gereken nokta ise sıradan bir varlığın değil, kâinatın sahibi olan Allah’ın “oku” emrinin havada kalıp gereğinin yapılmamasıdır.

Bir başka jargonla söyleyecek olursak “Allah, oku” diyor. Fakat kendilerinin Müslüman yani Allah’a teslim olduğunu söyleyenler sanki “Allah’a kafa tutarak” okumuyor. Bunu nereden mi biliyoruz? Okuması yazması olan herkes Google’den basit bir arama yaparak dünyanın Budistler dâhil en az okuyanın Müslümanlar olduğunu görecektir. Kısaca bizim durumumuz, düşünce dünyasına bloke konulmuş kimsenin veya düşünce tembelliğinden muhatabına ne söylerse söylesin “evet efendim” diyerek sadece “tekrar” eden kişinin durumu gibidir.

Kafasında tek tel saç kalmayan kelin, anasının sırma saçlarıyla övünmesi veyahut Kârûn kadar zengin babasının sermayesini anlatarak dilenen dilenci misali, geçmiş kültürümüzle övünüp duruyoruz.  Halbuki Kur’ân “şimdi o toplumlar geçip gittiler; onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size ve siz, onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz.” demektedir. [Bakara, 2/134] Biz hâlen şâir’in duygusal modda dile getirdiği  “Bir zamanlar biz de millet, hem de nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz!” sözleriyle övünüp duruyoruz. Trenleri kaçırmaya devam ediyor, başkalarının ürettiği bilgileri kullanmak zorunda kalıyoruz. Sonuç olarak, sahici ve gerçek bilgiyle buluşmayan, buluşturulmayan kitleler yerinde saymış olmaktadır.

Bilgi Sahibi Aldatılmamalı

Yukarıda geçtiği üzere bilgisizliğimiz bizi eşeğin başına sarık sarıp Şeyh diye mürît bulacağı/bulduğu bir toplum haline getirdi. Toplum, iş bulamayan sahte “resûllerin”  güzergâhı haline cehaletle geldi.  Malik b. Nebi’nin “sömürgeciler geldiklerinde sömürgeleştirilmeye müsait bir halk vardı” sözünde geçtiği üzere, uygun şartlar olmazsa aldatılma olmaz. Yapılması gereken sahîh bilgiyi yaymak.

Allah’a ve bizden istediği evrensel değerlere iman etmenin yolu bilgiden geçiyor. Kelâm disiplininde buna “mârifetullâh” yani Allah’ı tanıma ve bilme denir. Çünkü tanımadığımız ve bilgisine sahip olmadığımız bir ilâha inanmak bizi taklide götürür. Bu da insanda “kalıcılık” bırakmaz.

Mesela; İstanbul isminde bir şehri biliyorsanız yokluğuna dair bütün dünya sizi bu bilginizden vazgeçiremez. İstanbul’un bilgisine sahipsek ve bir de İstanbul’a gidip semtlerini gezmişsek, ölümüne İstanbul isminde bir şehrin olduğunu savunuruz. Fakat bilgisine sahip değilsek ya da sahîh kaynaklara müracaat etmemişsek bu konuda bilgimiz olmadığı için kesin olmadığından gel-gitler yaşayabiliriz.

Kur’ân bizden iman etmemizi isterken başkaları tarafından ezberletilmiş bilgilerle değil Kelâmullâh’ı okuyarak, kâinat kitabında gezerek, görererek ve yeniden keşfederek iman etmemizi ister. Kur’ân, Allah’a, insana ve kâinata atıf yapan göstergelere “âyet/işaret” der. Hiçbir âyet/gösterge kendisini göstermez. Tıpkı yollardaki işaret levhâları gibidir âyet. İşaret levhâları kendisini değil, insanların hangi yöne gideceklerini gösterir. Kur’ân’ın âyet olarak bahsettiği hususlar da hangi yöne gitmemiz gerektiğini anlatan işaretlerdir. İşaret levhâlarının gösterdiği yöne bakmayıp levhânın kendisine takılırsak “şaşkın ördeğe” benzeriz.

Keşfedilmiş Bilgiyle Ezberletilmiş Bilgi Aynı Değildir

Başkalarının telkiniyle dayatılan iman, yine bir başkasının aksi yönde telkinleriyle ortadan kaybolabilir. Fakat bizim akıl yürüterek, sorgulayarak, yorumlayarak ve anlam katarak elde ettiğimiz bilgiyle inşa ettiğimiz imanımız bizim için vazgeçilmezdir. Bu durum tıpkı ineğin samanı, koyunun otu süte dönüştürmesi gibidir. Sahabe neslinin ölümüne ve türlü türlü işkencelere ve maddi tekliflere prim vermeyip inançları uğrunda sıkıntı çekmeleri “ezberlenmiş”/taklîdî değil “keşfedilmiş”/tahkîkî imanın bir sonucuydu. Karşılaştıkları krizlerin çözümünün faturasnı başkalarına yüklemek yerine sahîh bigileriyle bu krizlerden çıkış yolları aradılar.

Kur’ân, Müslümanların sürekli bir arayış içinde olmalarını ister. Âdeta inanılan değerleri âyet/işaretlerle bizzat kendiniz keşfedin der. İmanın cehâlet/bilmemezlik üzerine değil, sürekli artan bilginin üzerine inşa edilmesini ister. Vahyin uyardığı gibi “…helâk olan kimse, apaçık bir delilden helâk olsun ve diri kalan da âşikâr bir delille diri kalmış olsun…” [Enfâl, 8/42] Âyette körü körüne inanmanın üstünün çizildiği anlaşılmaktadır. Çünkü başkalarının üretip dayattıkları bilgiler eksik, kusurlu, yanlış, hatalı ve bazen kirli de olabilir.

Hz. Peygamber “Allah’ı gündeminize alarak imanınızı yenileyin/tazeleyin” [Müsned, II/359] buyurmaktadır. Bu bize inanç, akü misali içinin boşalabileceğini gösterir. Yani imanımızın sosyal hayatta bir karşılığı olması gerekir. Aksi halde iman etkisini, anlam ve değerini yitirebilir ya da kirlenerek sahibine vereceğini veremez hale gelebilir.

Kur’ân bu arayışı emir kipinde verir.  Kutsal vahiy, insanın pasif bir varlık değil aktif bir özne olmasını ister. Çünkü aktif olan yeni şeyler inşa ederken, pasif olan sürü psikolojisine yakalanmış gibi sadece taklit eder. Bir âyette, “yeryüzünü dolaşın ve Allah’ın (insanı) nasıl (harikulade bir şekilde) yoktan var ettiğini görün!...” [‘Ankebût, 29/20] buyurularak insanın yaratılışını yeryüzü/kâinat üzerinden öğrenmemiz istenir.  Bir başka âyette ise “peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin?...” [Mü’min, 40/82] buyurularak kevnî/görsel âyetlerden yeni bilgilerin keşfi için “…ayaklarımızın altına serilen...” [Mülk, 67/15]  kainâtın şâhidi olmamız istenir. Çünkü insanın bakışını dış dünyadaki mükemmelliğe çevirmesini isteyen kevnî/görsel kâinat âyetlerinin amacı, insana varoluşsal gerçekliğini kavratmak ve bu âyetlerden sahîh bilgi üretmesini sağlamak içindir.

Bilmek mi Tanımak mı?

Bir nesneyi bilmek o nesnenin parçaları hakkında bilgi sahibi olmak ile başlar. Bir nesneyi tanımak ise nesnenin parçaları arasındaki ilişkiler bütününü kavramak demektir. Bu açıdan dini bilmekle tanımak farklı şeylerdir. Kur’ân’ın âyetlerini ezberlemek bilmektir. Fakat Kur’ân ile kâinat arasında ilişki kurmak tanımaktır. Kâinat âyetlerinden bilgi üretmek ancak anlamadan sonra mümkün olur. 

Allah’ın kâinat kitabında; okuyun, gözleyin, ibret alın dediği âyetlerin % 95’i kevnî ayetlerle ilgilidir. Kâinat kitabını sağlıklı okumadan ve anlamadan vahyi/yazılı âyetleri anlamak mümkün değildir. Allah’ın kemâl ve cemâlini Kur’ân’dan değil kâinat âyetlerinden anlarız. Kâinat ve Kur’ân ayrı ayrı ele alınırsa felaket olur. Çünkü yazılı âyetler, kevnî âyetleri anlamak için gönderilmiştir. Bir de kâinatta tek başımıza yaşamıyoruz. Beraber yaşadığımız diğer varlıkları bize emânet bilerek hareket etmek zorundayız. Ekolojik denge bozulursa kâinattaki herkes zarar görür.

Müslümanlar tarafından Allah’ın kâinatı tefekkür etmek için gezip dolaşın emrinin, namaz kılınız emri gibi algılanması gerekir. Bu emrin yerine getirilmesi kişinin önüne yeni bilgiler hatta yeni icatlar yapma fırsatları çıkaracağı gibi aynı zamanda kişinin sosyalleşmesine de olanak sağlar.  Belki de kâinatı gezmekle kâinatla ilgili konulara atıf yapan Kur’ân âyetleri daha iyi anlaşılabilir. Ya da en azından sağlıklı çıkarımlarda bulunulabilir. Kur’ân âyetleri bu işin ehliyet ve liyâkatine sahip olanlar tarafından genel olarak anlaşılırken kevnî âyetler; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, sular, bitkiler, böcekler vb. gören gözleri olan herkes tarafından bireyin kapasitesine göre anlaşılır/yorumlanır.   

Keşfedilmiş İman, Davranışları Etkiler ve Değiştirir

İnsanın önünde hazır bulduğu bilgi gönlünde değişim meydana getirmez. Eğer sahip olduğu fikrin mimarı kendisiyse ve emek verip çaba harcamışsa o fikir kişinin kendisinde aksiyona dönüşür. Özellikle kişi kendi düşünceleri tarafından değil de dışarıdan telkin ediliyorsa insanda değişim olmaz. Tıpkı İbn Rüşt’ün tespitinde olduğu gibi; "yumurta dıştan kırılırsa içindeki civcivin yaşamı son bulur, içerden kırılırsa yaşam başlar; zira önemli dönüşümler hep içten başlar."

Toplumsal değişimler de böyledir. İnsandan başlamalıdır. İnsanların gönül dünyasında yerleştirmedikleri bilgiler baskı ve dayatmayla karşılık bulamaz.

Bazı Ortadoğu ülkeleri sembolleri olan bayraklarının üstüne “Allah” ve “İslam” kavramlarını yazarak dinî sembollerden rant elde etmeye çalışsalar da bir türlü adâlet, hukuk, ahlâk, üretim, bilgi, şeffaflık, kadına şiddet, vatandaşlarının göçünü engelleme vb. hususlarda kayda değer bir şey yapamıyorlar. Çünkü insandan değil yanlış yerden başlıyorlar. Bu manzara kendi kabiliyetleri üzerinden üretemedikleri bilim, sanat, refah, mimârî, iktisat, teknoloji, huzur ve güveni “dînî kavram ve sembolleri” üzerinden günlük söyleme/popülizme kurban ederek aslında toplumlarını oyalıyorlar.  

Benzer şekilde İslâm Tarihi’nden örnek verilecek olursa, Muâviye b. Ebi Süfyân’ın icraâtları eleştirilince “Rabbim bu iktidar için beni ehil görmeseydi, onu bana bırakmazdı. Bizim şu anki konumumuzu Allah beğenmeseydi onu değiştirirdi” diyerek yaptığı zulmün faturasını Allah’a çıkarmaktan çekinmedi. Yine yaptıkları zulmü “Bu Allah’ın kaderidir” diyerek ölçüyü kaçıran Emevîler de yönetimdeki başarısızlıklarını örtmek maksadıyla Allah’ın Halifesi (Halîfetullah) vb.  “dini kavramları” kullanmaktan kaçınmamışlardı. Hatta Harre Savaşını düzenleyerek (çok sayıda sahabinin de yaşadığı) Medine’de kendilerine itiraz eden Müslümanların mal, can ve ırzlarının talan edilmesini uygun görmüşlerdi. Bu yapılanlara karşı Yezid b. Muâviye halka hitap ederken şöyle demiştir: “Boşuna uğraşmayın, Allah bizi istiyor. Eğer Allah bir işi beğenmez ise onu değiştirir.” (İbn Kuteybe, ‘Uyûnu’l-Ahbâr, Kahire, 1925, II, 239)

Emevi yöneticisi Abdulmelik b. Mervan da Amr b. Saîd isimli şahsı öldürdüğünde bu çirkin davranışını “Müminlerin emiri, arkadaşınız Amr’ı ezelî kaza ve ilahi hüküm böyle olduğu için öldürmüştür” diyerek zulmünü meşrulaştırmaktan kaçınmamıştı.

Zaman zaman dînî sembolleri günlük söylemlere/popülizme kurban etme hadisesi batı dünyasında da çok farklı değildir. Mesela, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Eski Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray önündeki protestolar sürerken elinde tuttuğu İncil ile St. Johns Kilisesi'ne yürümesine Piskopos Mariann Edgar Budde, “çileden çıktım” sözleriyle tepki göstermişti.

Kamuoyunda da tartışmalara yol açan hareketi kınayan Piskopos, CNN’e yaptığı açıklamada, "Açık olayım; Başkan İncil’i kullandı. Yahudi-Hıristiyan geleneğinin en kutsal metni, ayrıca benim piskoposluğumun kiliselerinden birini, iznim olmadan İsa'nın öğretilerine ve kiliselerimizin temelini oluşturan her şeye karşıt bir mesaj için zemin olarak kullandı." demiştir. İnsanlar yöneticilerden dînî propaganda değil; huzur, ekmek, yatırım, adalet, özgürlük ve güven beklerken, beceriksizliklerin üstünün “dinle” kapatılması tercih ediliyor. Çünkü alıcısı çok.

Cerrahın kullandığı neşter şifa dağıtırken eşkiyânın elindeki bıçak can alır. Tıpkı bunun gibi ilim ehlinin elindeki kutsal, ışığa götürürken ehliyetsizin elindeki de karanlığa götürür.

Yukarıda bahsedilen davranışları bilgi sahibi olmayanlar yutar. İşte iman edeceklerin imanlarını bilgiye dayamalarını Kur’ân bunun için ister. İnanılan ve bağlanılan inanç, değer üretir. “Kendilerine ilim ve iman nâsib edilenler ise derler ki…” (Rûm, 30/56) âyetinde önce bilgi sonra iman geçmektedir. Bilgisine sahip olmadığımız namaz, oruç, haccın hayatımızda değişim meydana getirmesi zordur. Çünkü taklit ederek yapıyoruz. Araştırarak, öğrenerek, arayarak, keşfederek değil de şifâhî veya görsel telkinle yapıyoruz.

Şu iki kavramın karıştırılmaması gerekir. Birisi “dînin otoritesi” diğeri de “dînî/uzaman otoritesi” dir. Dînin otoritesi ve sahibi Allah’tır. Fakat uzmanlık farklı şeydir. Tıp, kimya, fizik, astronomi, ziraat ve eczacılıkta vb. otorite, sözü dinlenen ve söyledikleri anlamlı olanlar uzman kişiler olduğu gibi İslam dîninde de hadis, kelâm, fıkıh, tefsir, tasavvuf dînî/uzman otorite/ler olabilir. Bu uzmanlar ise farklı farklı kişiler oldukları için dînin sahibi değil sadece belli konulardaki uzmanlarıdır. Fakat bu bakış açısı dînî konuların bunların denetimi altında olduğu anlamına gelmez. Uzmanlar sadece sahip oldukları bilgiyi toplumla paylaşır ve insanları aydınlatmayı amaçlar.

Bilgi ve uzmanlığın yerlerde gezdiğini Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı; “Bir Türkistanlı genç bana “Bizde bütün diplomalar rüşvetle alınır demişti. Mesela; Bir başkasına belli bir bedel karşılığında yüksek teknik okul hocalığı teklif edilmiş. Ahşap işleme profesörü olacakmış. “Ama ben hiç ahşap işlemedim.” dediğinde, “Zararı yok. Şu kitabı alır, dersin başından sonuna kadar onu okursun, hatta öğrencilere sırayla sesli okutursun. Ne zorluk var ki bunda? demişler.”

Anadolu irfanında geçen "Bir şeyi sevmen (duyguyla hareket) seni kör ve sağır eder" [Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, I/395] sözleri duygunun insanda belirleyici ve baskın olduğunu anlatır. İnsan birisini sevmesi tıpkı annenin evladını sevmesi gibidir; çocuğun kiri de anneye gül kokusu gibi gelir. İnsanın arsızlığı, hırsızlığı, zâlimliği, huysuzluğu, ahlâksızlığı bile sevildiğinde sevene hoş gelir.  Duygusallık insanı aldatır. Duyguyu mutlaka bilgiyle yönetmek gerekir. Yoksa gelen de aldatır giden de…

Sonuç olarak, bir kurumda çalışan şahısta problem olduğunda insanlar o kuruma bir daha güvenmezler.  Güven değeri yetmiş yılda kazanılır bir yalanla tuz-buz olabilir.  Batı dünyası orta çağda Kilise’nin yaptığı tahribatı bugün bile tamir edemedi. Bu insanlar kültürel olarak kendilerini hâlen Hristiyan olarak görürler. Bununla da övünürler fakat Kilise’ye mecbur kalmadıkça gitmezler. Ya bizde vaziyet nasıl? İçi boşalan kurumlar. İcabet edilmeyen dâvetler! Kur’ân’ın ifadesiyle; “Bu gidiş nereye?” (Tekvîr, 81/26)

Bu yazı toplam 676 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
4 Yorum