1. HABERLER

  2. TARİHÇEMİZ

  3. Adilcevaz'ın Tarihçesi

Adilcevaz'ın Tarihçesi

Neolithik Çağın başlama zamanı, bölgelere göre değişse de bitimi genellikle M.Ö. 6000 dolaylarındadır. Neolithik Çağ insanı kaya sığınaklarından, mağaralardan çıkmış ovalarda, akarsu kıyılarında, verimli topraklarda yaşamaya başlamıştır.

A+A-

Adilcevaz'ın Tarihi

TARİHİ VE DEMOGRAFİK YAPI

I- TARİHÇE

Neolithik Çağın başlama zamanı, bölgelere göre değişse de bitimi genellikle M.Ö. 6000 dolaylarındadır. Neolithik Çağ insanı kaya sığınaklarından, mağaralardan çıkmış ovalarda, akarsu kıyılarında, verimli topraklarda yaşamaya başlamıştır. Ancak yaşadığı yerin düşman saldırısı karşısında kolay savunulabilecek durumda olmasına da özen göstermiştir.[1]

Adilcevaz’la ilgili olarak, Neolithik Çağda yaşam olduğuna dair elimizde kesin bir bilgi olmamasına rağmen bölgenin coğrafi yapısıyla yukarıda verdiğimiz bilgileri yan yana getirdiğimizde; bu zaman dilimi içerisinde bölgede yaşam olabileceği fikri hiç de uzak gözükmemektedir.

Elimizdeki verilere göre, Adilcevaz’da yerleşmenin tam olarak gözlenmeye başladığı dönem Khalkolithik Çağa aittir. Taş Devrinden Maden Devrine geçişi kapsayan bu zaman diliminin M.Ö. 6000 – M.Ö. 2500 yılları arasını kapsadığı söylenebilir.[2]

Çalışmamızın merkezini oluşturan Adilcevaz, günümüze kadar bir çok uygarlığa sahne olmakla beraber bu farklı uygarlıkların etki alanı sadece Adilcevaz’ı değil, Van Gölü Bölgesi diye ileride sıkça karşılaşacağımız alanı (Van- Erciş- Adilcevaz- Ahlat...) kapsamaktadır. Bu noktadan yola çıkacak olursak, bölgede yerleşime başlangıç tarihini Tilkitepe Höyük’üne paralel olarak alacağız. Tilkitepe’nin Khalkolithik Çağda yerleşime sahne olduğunu; 1898-1899’da Alman bilim adamı Waldemar Belek[3], 1937 yılında Amerikalı bilim adamı Edward Bowen Reilly[4], 1839’da yine Amerikalı bilim adamları Kirsopp Lake ve eşi Silva Lake’in yaptıkları kazılarda buldukları M.Ö. 3000’den önceye ait “Tell-Halaf” keramiklerinden anlamaktayız. Genellikle geometrik şekilli keramikler, Mezopotamya’da Tell-Halaf’taki keramiklerle ilişkilidir. Bu durum bölge halkının, daha Khalkolithik Devirde Kuzey Suriye ile sıkı ilişkisi olduğunun kanıtıdır.[5] Bunun yanı sıra, Tilkitepe’de ele geçirilen çok miktardaki obsidien (doğal cam) yatakları ve eşya da buranın bir imalat yeri olduğunu göstermektedir.[6]

Tilkitepe: Van Kalesi’nin 6 km güneyinde, bugünkü havaalanı yakınındaki Tilkitepe Höyük’ü, günümüzden yaklaşık 7 bin yıl önce kurulmuştur.

Tilkitepe bu dönemlerde Van Gölü’nün kuzeybatı kıyısında yükselen Nemrut ve Süphan Yanardağlarının eteklerinden çıkarılan ve güneyde, kuzeybatı İran ve Mezopotamya’ya sevk edilen volkanik doğal camların işlendiği ve pazarlandığı önemli bir ticaret merkeziydi.[7]

Buradan, Adilcevaz sınırları içerisinde bulunan Süphan Yanardağı’nın, o zamanlarda bu ticaret merkezinin ham maddesinin çıkarıldığı yerleşim merkezlerinden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Bölgede hakim olmuş medeniyetlere baktığımızda Adilcevaz, Van Bölgesi ile paralellik arz etmektedir.

M.Ö. 4000 yıllarında bu bölgede Hurriler görülmektedir. Bunların öncülerine Hattiler denilmektedir.[8]

M.Ö. 4000 yıllarından itibaren Doğu Anadolu Bölgesi’ne Kafkasya üzerinden Hurri menşeli kavimlerin büyük kafileler halinde göç ettikleri görülür. M.Ö. 3000’li yılların sonlarında Anadolu topraklarına Hititlerin akın ettikleri ve M.Ö. 2000 yılları civarında ise bunların Doğu Anadolu üzerinden Orta Anadolu bozkırlarına yerleştikleri bilinmektedir. M.Ö. 2000 yıllarında Van Gölü’nden itibaren Kızılırmak ve Yeşilırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü yerlere kadar uzanan bölgede bir Hurri hâkimiyeti vardır.[9]

Hurriler M.Ö. 2000 yılının başlarında Fırat Nehri’nden Bitlis’e kadar Belh ve Babür bölgelerini de içine alan Mittanni Krallığı’nı kurarlar. Bu dönemde Doğu Anadolu’nun dağlık bölgelerinde, dağınık vaziyette Hurri beylikleri hüküm sürmektedir.[10]

M.Ö. 1700 yıllarında, bölgede Hurri- Mitanni hâkimiyeti gözükmektedir. Hitit krallarından Subbiluliyuma, Anadolu’yu tümüyle egemenliği altına aldıktan sonra Amurri ve Kizvatna prensleriyle anlaşarak Hurri- Mitanni geçimsizliğinden de faydalanarak Artatanay’la birleşerek Mitannilere karşı savaşlara girişmiştir.[11]

Mitannilerin Hititler tarafından yıkılmasından sonra, Hurri Devleti de küçük beyliklere ayrılmıştır.[1] Asur kralları bu küçük Hurri beyliklerini hâkimiyetleri altına almaya çalışmıştır.

M.Ö. 13. yy.’ın ilk çeyreği ile M.Ö. 9. yy.’ın ilk yarısı arasındaki devre Ur (u) atri / Urartu ve Nairi Konfederasyonları’nı kapsayan devredir. Bu feodal beylikler Doğu Anadolu’da Van Gölü çevresindeki topraklarda egemen olmuştur.[2]

Bu toplumların etnik kökeni M.Ö. 3000 yılında Kafkasya üzerinden gelen Hurri- Urartu kabilelerinin ve akraba boylarının göçlerine dayanmaktadır. M.Ö. 13. yy.da, gelecekteki Urartu Dev­leti’nin temelini oluşturan "Urartu" ve "Nairi" adı altında iki büyük siyasi birliğin "Feodal Beylikler Konfederasyonu" şeklinde tarih sahnesinde yer almalarına sebep olan ana etken, Doğu Anadolu’nun güney sınırlarında beliren büyük ve güçlü bir tehlikeyle doğrudan doğruya bağlantılıdır. M.Ö. 2000’de Kerkük civarı merkez olmak üzere, Kuzey Mezopotamya’ya egemen olan Hurri- Mitanni Devleti’nin Hititler tarafından yıkılması ve parçalanması sonucunda bu politik güç tarih sahnesinden çekilmiştir. Asur Kralı I. Salmanassar (M.Ö. 1274 - M.Ö.1245) varlığını devam ettirme çabasında olan bu devletin kalıntısına son darbeyi indirmiştir. Siyasi denge bozulmuş, Asur ve Doğu Anadolu toprakları arasındaki bu tampon devlet ortadan kalkınca Asurlular süper güç olma hevesi ile Doğu Anadolu topraklarına ekonomik nedenli seferler düzenlemeye başlamıştır. Böylece bu tarihe kadar aralarında herhangi bir siyasi birlik bulunmayan Doğu Anadolu’daki bağımsız feodal beylikler, güneyden gelen bu yeni tehlike ile karşı karşıya kalmışlardır. Tehlike ve baskı, bu toplumları etnik birliğinde verdiği güçle aralarında birleşerek güç birliği yapmaya yöneltmiş, böylece "Uruatri" ve kısa zaman sonra da “Nairi” adı altında tarih sahnesinde yerlerini almışlardır.[3]

Urartu ve Asur mücadelesi M.Ö. 9. yy.’ın ortalarına kadar sürmüştür. Asurlulardın bu dağlık ve zor arazi şartlarına sahip bölgeyi hâkimiyet altında tutamamasından dolayı[4]

Urartu Kralı I. Sardur (M.Ö. 840 – M.Ö. 830) Urartu Devleti’ni kurmuş ve başşehri "Tuşpa" yani bugünkü "Van Kalesi" olmuştur.[5]

Adilcevaz’da ortaya çıkarılan Kef Kalesi, Urartulardan günümüze kalan en önemli yapılardan biridir. Urartuların bölgedeki hâkimiyetlerinin M.Ö. 6. yy.’ın başlarına kadar sürdüğü ve M.Ö. 609 tarihinden sonra Urartu ülkesini İskitlerdin ele geçirdiği bazı arkeolojik buluntulardan da anlaşılmaktadır.[6]

Urartuların güney komşusu Asurlular yıkıldıktan sonra Ön Asya’da yeni bir güç olarak İskitler (İskit Türkleri) ortaya çıkmıştır. Urartuların bölgedeki hâkimiyetine son veren İskitler güneye doğru uzanmaya başlamışlardır. Bu tarihten itibaren Adilcevaz’da dahil Doğu Anadolu, Medler ile Lidyalılar arasında bir mücadele alanı olmuştur.

Urartuların yıkılmasından sonra Van Bölgesi, bir daha eski ihtişamını uzun zaman bulamamış ve sık sık el değiştiren bir görünüm arz etmiştir. Medlerden sonra Van Böl­gesi’ni ve Adilcevaz’ı Perslerin alışları M.Ö. 550 yılından başlar, M.Ö. 331 yılına kadar yaklaşık 220 yıl devam eder.[7]

M.Ö. 334 ilkbaharında Makedonya Kralı İskender, babası Filibe’nin hazırladığı ordusuyla doğuya doğru harekete geçmiştir. Anadolu’da Pers kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra Anadolu içlerine yürümüş ve M.Ö. 331 tarihinde Pers İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmıştır. Böylece Adilcevaz ve Van Bölgesi, Büyük İskender’in ordularının denetimine geçmiştir.[8]

İran ve Hindistan seferinden dönen İskender, bölgenin yönetimini bazı komutanlarına bırakmıştır. M.Ö. 323 yılında İskender ölünce yerine geçecek bir erkek çocuğu olmadığından ve kimseyi varis olarak bırakmadığından dolayı Makedonya İmparatorluğu içerisinde hâkimiyet mücadeleleri başladı. Bu kavgalar sonucunda Adilcevaz’da dâhil olmak üzere bu bölgede İskender’in generallerinden Selevkius, "Asya Krallığı"nı kurarak, M.Ö. 280 yılında vefat edene kadar hâkim olmuştur.[9]

Selevkius Devleti’nin yıkılmasından sonra Doğu Anadolu’ya Partlar hâkim oldu. M.Ö. 255 yılında Part Krallığı’na Arsağ getirildi. Kral Arsağ’ın Hazar boylarında yaşayan Türklerden olduğu tarihçiler tarafından ifade edilmektedir.[10]

M.Ö. 66 ‘da Romalıların eline geçen bölge, Roma ve Part Devletleri arasında bir tampon bölge konumunda kalmış, M.S. 200 yıllarına kadar Partlarla Bizanslılar arasında el değiştirmiştir. Daha sonra M.S. 2. yy.dan M.S. 7. yy.ca kadar Sasani idaresinde kalmış ve 625 yılında bölgeye Hazar Türkleri gelmiştir.[11]

625 yılında Van Bölgesi’ne Hazarların gelmesiyle, bölgede Hazarlar ile İslâm ordularının sürekli müca­delesi başlamıştır. 638’de Hz. Ömer zamanında, Iyaz bin Ganem komutasındaki İslâm orduları, Van Bölgesi’ni Hazarlardan almış ve bu tarihlerde bölge Müslümanlıkla ta­nışmıştır.

640 – 641 yıllarında Iyaz bin Ganem, 300 kişilik bir ordu ile Adilcevaz ve Ahlat’ı alarak Bitlis’e doğru ilerlemiştir.[12]

Bu tarihten itibaren bölgede sürekli olarak Hazar Türkleri ile Araplar (özellikle Emeviler) arasında mücadeleler olmuştur. Bu mücadeleler sırasında bölge halkının Hazar Türkleri idaresinde kalma isteği üzerine Emevilerin fazla bir hâkimiyet kuramadıkları görülmektedir. Nitekim 720 yılında Hazar Türkleri, Van Bölgesi’ni geri alarak hâkimiyetini iyice pekiştirmiştir. Hazar Türklerinden bazı boyların 8. yy. sonunda İslâmiyet’i tanıyıp halifeyi kabul etmelerinden sonra, bölgede Abbasi idaresinin tesis edildiğini görmekteyiz.[13]

9. yy.’ın ilk yarısında Adilcevaz’ın da dâhil olduğu bu bölgede, Abbasi - Bizans ve Abbasi - Emevi mücadelesi vardır.[14]

Abbasi Devleti’nin zayıflaması üzerine 930’lu yıl­larda, bölgedeki birçok yerle beraber Adilcevaz’da tekrar Bizanslıların eline geçmiştir.[15]

9. yy.ın ikinci yarısından itibaren Van Bölgesi’nde yerli sülalelerin hâkim güçlere tabi olmakla birlikte yarı bağımsız bir şekilde yaşadıkları da görülür.[16]

9. yy.ın sonlarına doğru bölge, Diyarbakır’da kurulan Mervanoğulları’nın eline geçmiş, Mervanoğulları’yla Bizanslılar arasında bir sınır bölgesi olmuştur.[17]

10. yy.da Van Bölgesi, Sacid Hanedanı Vaspurakan Ermeni Prensliği, Mervaniler ve Bizanslıların hâkimiyetinde kalmıştır.[18]

11. yy.’ın başlarında Bizanslıların Van Bölgesi’ni ele geçirmeleriyle birlikte bölgenin tek hâkimi olarak Bizanslılar karşımıza çıkar. 1018 yılında Selçuklu Çağrı Bey’in akınları sonucu Van Gölü Bölgesi’nin büyük bir kısmı Türk kuvvetlerinin kontrol ve denetimine girmiştir.[19]

Bu konuyu biraz daha açacak olursak; Maveraünnehir’deki yurtlarında Karahanlılarla devamlı sürtüşme içinde olan ve amcası Aslan Yabgu ile anlaşmazlığa düşen Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Beyler değişik çözümler aradılar. Bunların neticesinde Tuğrul Bey, ulaşılması güç çöllere çekilirken; Çağrı Bey de 3000 kişilik bir kuvvetle Anadolu’ya bir keşif akınına çıkmaya karar verdi. Çağrı Bey 1018 yılında Horasan gazilerinin takip ettikleri Horasan, Rey ve Azerbaycan yolu ile Anadolu akınına çıktı. Çağrı Bey’e Azerbaycan’a önceden gelmiş olan Türkmenler de katıldılar. Çağrı Bey kendisine katılan Türkmenlerle beraber Van Gölü havzasındaki küçük Er­meni Vaspurakan Prensliği’nin topraklarına girdi. Bölgeyi fetheden Türkmenler bazı kaleleri zapt ettiler.[20]

1021 yılında Maveraünnehir’e dönen Çağrı Bey, ağabeyi Tuğrul Bey’e, Anadolu’da kendilerine karşı koyacak ciddi bir kuvvetin bulunmadığını bildirdi. Bu arada yeni Türk akınlarından korkan Vaspurakan prensi, 1021’de ülkesini Bizans İmparatorluğu’na teslim etti. Bunu Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Malazgirt’in Müslüman hakimleri olan Mervanilerin Bizans’a tabii olmaları izledi. Bundan böyle Bizans, Orta Asya’dan büyüyerek gelen Türk akınlarıyla doğrudan temas durumunda olacaktı. 11. yy.’ın ortalarına gelindiğinde Türkmen Beylerinin Anadolu gazaları sıklaşarak devam etti ve Doğu- Güney Doğu Anadolu’da Bizans savunması tamamen yıkıldı. Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Malazgirt, Diyarbakır’da hüküm süren ve Bizans’a haraç veren Mervaniler de Büyük Selçuklu Devleti’ne tabii oldular.[21]

Türk ve Anadolu tarihinin dönüm noktalarından biri olan, 26 Ağustos 1071 Cuma günü Bizans İmparatoru Romanos Diogenes ile Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan arasında yapılan Malazgirt Savaşını kazanan Sultan Alparslan Erciş, Adilcevaz, Ahlat ve Malazgirt’i Bizanslılardan alarak Türklerin Anadolu ve bölgedeki hâkimiyetini tam olarak sağlamıştır.

Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar, 1100 yılında Diyarbakır Mervanileri Emirlerinin elinde bulunan Ahlat, Adilcevaz ve bölgedeki bazı yörelerin halklarının da isteği üzerine, buraları Selçuklu Emirlerinden Sökmen’e vermiştir. 1100 yılından itibaren tarihte Sökmenliler veya Ahlatşahlar adıyla anılan bu beylik Malazgirt, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Eleşkirt, Van, Tatvan, Silvan, Hani ve Muş’u içine alan bu bölgede hâkimiyet tesis etmiştir.[22]

Ahlatşahlar (Sökmenliler) Doğu Anadolu’nun etnik, kültürel ve siyasi yapısı üzerinde en etkili beyliklerden birisi olmuştur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bölge halkının Sökmen Bey’i çağırarak ona şehirlerini kendi elleriyle teslim etmelerindeki en önemli etken; Sultan Melikşah’ın Diyarbakır Mervanilerini ortadan kaldırmasından sonra Ahlat’a gelerek zorla idareyi ele geçiren bir Mervani emirinin halka zulmetmesidir.[23]

1112 yılında Sökmen El-Kutbi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrahim zamanında (1112-1126) Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Van, Muş, Malazgirt ve birkaç kale dışında Sökmenlilere ait bazı şehirler, komşuları Dilmaçoğulları ve Artuklular tarafından zapt edildi.[24]

Irak ve Suriye topraklarında hüküm süren Zengiler, 1144’te Van Gölü havzasına yöneldi ve bazı yerleri ele geçirdiler. Böylece Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Van Gölü havzasında üç Türk Devleti (Sökmenliler – Artuklular - Musul Atabeyliği) sınırdaş olup, bölge baştanbaşa Türk idaresine giriyordu. 12. yy.’ın sonlarına doğru Sökmenli ülkesindeki Eyyubi tehlikesine, Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Anadolu Selçuklularının da haçlılarla mücadelelerinin devam etmesinden yararlanarak güçlenen “ Gürcü ” tehlikesi de eklendi.[25]

Gürcüler, 1204 tarihinde Azerbaycan tarafından Doğu Anadolu’ya girerek birçok şehri yağma ve talan ettiler. Bunun üzerine Ahlat hakimi 1206 yılında Erzurum Sel­çuklu Meliki Tuğrul Şah ile birleşerek Gürcüleri büyük bir mağlubiyete uğrattı.[26]

1207 yılında Tuğrul Şah ile Ahlatşahlar arasında anlaşmazlık çıktı. Eyyubi Meliki Necmeddin Eyyüb bu durumdan yararlanarak şehir halkının daveti üzerine Ahlat’a gelip yerleşmiş ve bölgedeki Ahlatşah hâkimiyeti son bulmuştur.[27]

Ancak Eyyubiler, Sökmenli ülkesinde güvenliği hiçbir zaman tam olarak sağlayamadılar ve bu ortam Gürcülerin yeniden harekete geçmesine sebep oldu. Gürcüler, 1208 yılında Adilcevaz sınıra kadar ilerlediler. Bu arada Erciş’i yakıp yıktılar ve hiçbir mukavemetle karşılaşmadan ülkelerine geri döndüler.[28]

Tüm bu olaylardan sonra Eyyübilerinde bölgedeki hâkimiyeti uzun sürmedi. 1225 yılında Harzemşahlar, ilk olarak Azerbaycan, Erzurum, Kars, Erciş, Adilcevaz ve çevredeki birçok yerleşim yerini sık sık talan eden Gürcüleri büyük bir bozguna uğrat­tılar. 1229 yılına gelindiğinde ise Celaleddin Harzemşah, Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Van’ı ele geçirmiştir.[29]

Bundan kısa bir süre sonra Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat, 1230 yılında Harzemşahları Yassı Çemen savaşında mağlup ederek Ahlat, Adilcevaz, Van, Erciş, Malazgirt ve Bitlis’i ülkesine kattı. Anadolu Selçuklularının bölgeye hakim olmasından sonra buralardaki beyliklerde Selçuklulara tabii olmuşlardır. Anadolu’da tüm bunlar yaşanırken özellikle, 13. yy.’ın başlarında Orta Asya’dan yayılarak gelen Moğol istilasının önüne katıp sürüklediği göçler Anadolu’nun doğu bölgelerinde yeni nüfus hareketlerine ve birçok karışıklıklara sebep oldu. Geçtiği yerleri kasıp kavuran Moğolların ve Harzemşahlar’ın akınlarıyla tahribata uğrayan bölgenin ekonomik bakımdan kalkınması için Anadolu Selçuklu Devleti birçok tedbirlerle birlikte bölgedeki kaleleri yeniden onartıp (Adilcevaz Kalesi bu kalelerden biridir), Moğolların (İlhanlıların) önünden kaçarak gelen Türkmenleri buralara yerleştirdi.[30] 

1230-1231’li yıllarda Diyarbakır’a kadar ilerleyen İlhanlılar, geçtikleri yerleri tahrip ederek halkını da kılıçtan geçirmiştir. Adilcevaz da bu zulümden payını almıştır.[31]

Selçukluların 1243 yılında Kösedağ savaşıyla İlhanlılara yenilmeleri üzerine Ana­dolu Selçuklu Devleti, Moğol hâkimiyetine girdiği gibi Anadolu’nun ortalarına kadar olan bölgeleri de kendilerine yurt tutmuşlardır. İlhanlılar, Doğu Anadolu bölgesini Hülagü Han’dan itibaren iki eyalete ayırmıştır. Bunlardan biri, merkezi Musul olan ve Diyarbakır, Mardin yörelerini içine alan Musul Eyaleti; diğeri ise merkezi Ahlat olan ve Adilcevaz’ı da içine alan Van Bölgesi eyaletidir.

İlhanlıların Diyarbakır valisi olan Sutay zamanında, İlhanlılar içerisinde de hâkimiyet mücadeleleri başlamıştır. Diyarbakır bölgesini elinde tutan İbrahim Şah, 1343 yılında Musul, Ahlat, Adilcevaz ve Erzurum taraflarını Sutay’ın oğlu Hacı Tugay’dan almıştır. Bu mücadele sırasında bölgede bulunan Karakoyunlular Hacı Tugay’ın; Akkoyunlular ise İbrahim Şah’ın tarafını tutmuşlardır.[32]

14. yy.’ın ortalarında Pir Muhammed’in, mahiyetinde bulunan Türkmen Hüseyin Bey tarafından öldürülmesinden sonra Doğu Anadolu’da Moğol hâkimiyeti giderek çözülmüş ve Türkmen boyları güçlenmeye başlayıp bölgenin hakimleri olmuşlardır.[33]

Karakoyunlu Bayram Hoca zamanında, merkezi Erciş olmak üzere Adilcevaz ve Van Gölü çevresindeki diğer yörelerde Türk hâkimiyeti yeniden başlamıştır. Bu arada bölgede Celayirlilerin ve Sutayların da etkisi görülmektedir.[34]

14. yy.’ın başlarından itibaren doğudan yeni bir istila hareketi başlatan Çağatay hükümdarı Timur, hâkimiyeti altına girmeyi kabul etmeyen Karakoyunluları yok etmek ve ülkelerini ele geçirmek için büyük bir orduyla Anadolu’ya doğru harekete geçti. 1387 yılı baharında Ahlat, Adilcevaz ve Van Gölü havzasına inerek Van Kalesini alıp, buranın idaresini Karakoyunlu mücadelesi sırasında kendi yanında yer alan yerli beylerden Melik İzzeddin Şir’e verdi.[35]

1405 yılında Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf, yanına topladığı kuvvetlerle Timur’un yanında yer alan Van hakimi İzzeddin Şir üzerine yürümüş ve onu bozguna uğratarak kendisine tabii yapmıştır. Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf’un Celayirlilerle yaptığı savaşta İzzeddin Şir, Karakoyunlu ordusu içerisinde yer almıştır.[36]

1420 yılında Kara Yusuf’un ölmesi üzerine Van hakimi İzzeddin Şir, Adilcevaz, Ahlat ve Erciş kalelerini alan Timur’un torunu olan Çağatay Han’ı Şahruh’a bağlılığını bildirmiştir. Ancak Şahruh Horasan’a döndükten sonra Karakoyunlu hükümdarı İskender Bey bölgede tekrar hâkimiyeti sağlamıştır.[37]

1455 yılında Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın doğudaki meşguliyetinden ya­rarlanan Bitlis’in yerli emiri Şemseddin, kısa süreli de olsa Adilcevaz ve Erciş’e hakim olmuştur.[38]

1467’deki Karakoyunlu- Akkoyunlu mücadelesi sonunda Uzun Hasan’a yenilen Cihan Şah öldürülmüş ve bu olaydan sonra Adilcevaz, Van, Erciş, Gevaş, Ahlat ve Hakkari bölgelerinde Akkoyunlu hakimiyeti başlamıştır.[39]

15. yy.’ın ortalarından itibaren Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Batı Anadolu’yu ele ge­çirme çabaları, 1473’te yapılan Otlukbeli savaşında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’e yenilmesiyle sonuçsuz kalmıştır. Akkoyunlular, bölgede hakim oldukları dönemlerde iç ve dış mücadelelerle meşgul olmalarından dolayı Karakoyunlular gibi kalıcı kültürel eserler bırakmamışlardır.[40]

16. yy.’ın sonlarına doğru Akkoyunluların son dönemlerinde çıkan taht kavgala­rından faydalanan Safevi hükümdarı Şah İsmail, Anadolu’daki birçok Türk oymaklarını etrafına topladıktan sonra Akkoyunlu hanedanlığına mensup olan kimi yakaladıysa katletmiştir. Bunun üzerine Akkoyunlular çareyi Osmanlı, Dulkadir ve Memlüklüler’e sı­ğınmakta bulmuşlardır.[41]

Bu esnada Van ve çevresinde İzzeddin Hanedanlığının hakim olduğu konusunda Osmanlı belgelerine dayalı bilgiler mevcuttur.

Safeviler, Van Bölgesi’ni İzzeddin Hanedanının elinden almış[42] ve 1507’de Safevi kuvvetleri Van’a girerek, Van, Bitlis, Adilcevaz ve Erciş bölgesine komutan olarak Kurt Bey’i tayin etmişlerdir.[43]

1514’te Safeviler’in batıya ilerleyişini durdurmak ve Anadolu’da Şii’lik hareketinin yayılmasını önlemek maksadıyla Yavuz Sultan Selim, Safeviler üzerine sefere çıkmış ve Çaldıran savaşıyla Şah İsmail’i yenerek Doğu Anadolu’daki etkisini kırmıştır. Bu sırada Bitlis hakimi Şeref Han, Bitlis’in anahtarını Yavuz Sultan Selim’e teslim etmiş ve bölgede hakimiyeti sağlaması için İdris-i Bitlis’i görevlendirmiştir. Çaldıran zaferinden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok şehir Osmanlı hakimiyetine girmiş ve bir daha uzun süreli olarak el değiştirmemiştir.[44]

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in ölümünden sonra Osmanlı’da Kanuni Sultan Süleyman, Safeviler de Şah Tahmasp başa geçmiştir. Şah Tahmasp, Van Bölgesi naibi olarak Ürkmez Bey’i atamış; ama bu Safevi naibleri devamlı olarak bölgedeki yerli beylerle mücadele etmişlerdir. 1530 yılında bölgedeki Safevi naibliğine getirilen Ulama Han, İran’daki iç karışıklıklardan da faydalanarak Safevilere karşı ayaklanıp Van’da Kanuni Sultan Süleyman’a itaatini bildirmiştir.[45]

Tüm bunlara rağmen Safeviler’in Van bölgesindeki hakimiyeti, Kanuni Sultan Süleyman’ın I. İran Seferine kadar devam etmiştir. İran seferine tayin edilen Osmanlı Veziriazamı İbrahim Paşa, İran sınırına yakın olan kaleleri ele geçirmek için güvenilir, becerikli ve gönül kazanma yeteneğine sahip adamlarını Adilcevaz, Erciş, Ahlat ve Revan kalelerini tutan İran yanlısı beylere göndermiştir. Bunlar da görevlerini başarıyla yerine getirerek kale beylerini Osmanlı yanına çekip, kalelerin anahtarlarını Osmanlı askerleri bölgeye geldiklerinde teslim edeceklerine dair söz alarak İbrahim Paşa’nın yanına dönmüşlerdir.[46]

14 Haziran 1534’te Ahlat, Adilcevaz, Erciş ve Amuk kaleleri Osmanlı kuvvetlerine teslim edilmiştir.[47]

1536’da Osmanlı kuvvetlerinin bölgeden çekilmesi üzerine Şah Tahmasp, Erciş ve Van’ı zapt ederek bölgede Safevi idaresini yeniden sağlamıştır. 1548 yılında yapı­lacak olan İran seferine kadar Osmanlı Devleti bölge ile yeterince ilgilenmediğinden dolayı Şah Tahmasp elinden çıkan bazı yerleri geri almıştır.[48]

1548’deki II. İran Seferi’nde, Osmanlı ordusu Adilcevaz’da bulunduğu sırada Kanuni Sultan Süleyman, Erzurum ve Karaman Beylerbeylerini Van üzerine gönderdi. 25 Ağustos 1548’de Van, bir daha Safevilerin eline geçmemek üzere Osmanlıların hakimiyetine girdi. Van’ın Osmanlıların eline geçtiğini duyan Şah Tahmasp, Van Gölü civarındaki Erciş, Adilcevaz ve Ahlat’a akınlar yaparak birçok insanı katlettiyse de Van’ı geri alamadı.

Yine Şah Tahmasp, 1552’de Osmanlı ordusunun Macaristan’da bulunduğu sırada Van civarına gelerek Erciş, Adilcevaz ve Ahlat kalelerine saldırmış, halkın birçoğunu katletmiştir[49]

(Adilcevaz Kalesi, Sinan Paşazade Mustafa Bey tarafından müdafaa edilmiş ve Şah burayı ele geçirememiştir.)[50] 

Kanuni Sultan Süleyman, Eylül 1554’te Nahçivan Seferi’nden dönüp Erzurum’da bulunduğu sırada Şah Kulu’nun mütareke talebini kabul etmiş ve 29 Mayıs 1555’te İran’la imzalanan Amasya Muahedesi ile Azerbaycan ve merkezi olan Tebriz, Doğu Anadolu ve Irak, Osmanlı Devleti’ne kalmıştır. Böylece Adilcevaz da dahil Van ve çev­resi resmen Osmanlılara geçmiş oluyordu.[51]

XVII. yy.da Van, birçok kez Safeviler tarafından kuşatılmıştı. Nitekim 1604’te Safeviler şehri kuşatmışlar; fakat Van’da bulunan Sinan Paşa’nın Van Gölü’nden gemi ile Adilcevaz’a geçmesi üzerine kuşatma kaldırılmışsa da Van çevresi büyük ölçüde tahrip olmuştur.

Birçok kez kuşatılan Van ve çevresinin Osmanlıların elinde kalması, Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’na göre Safevilerce kabul edilmiştir.[1]

XX. yy.ın başlarına kadar Osmanlı idaresinde birçok siyasi ve sosyal olaylara sahne olan Adilcevaz ve Van Bölgesi’nde özellikle II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte birçok üst düzey makama kadar yükselen ve Millet-i Sadıka (Sadık Millet) olarak anılan Ermenilerin çıkardıkları olaylar, bölge tarihi için olduğu kadar Anadolu ve Türk tarihi için de önemlidir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde gerçekleşen bu olaylara kısaca değinecek olursak:

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Taşnak Sutyan ve Hınçak gibi illegal Ermeni ör­gütlerinin legal sayılmaları üzerine Ermeni komitecileri, tüm Doğu Anadolu’da olduğu gibi Adilcevaz, Van ve yöresinde de daha rahat hareket etme imkanı buldular. I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönem, Ermeniler için terörle birlikte bir propaganda dönemi de olmuştur. Van Bölgesi’ndeki bu propaganda, içeriye karşı Rusya’nın bağımsız bir Ermeni Devleti kurulmasını temin edeceği; dışarıya karşı ise bu bölgede devamlı asayişsizlik olduğu ve Ermenilere baskı yapıldığı şeklindeydi.

Bu yıllarda tüm yurtta olduğu gibi bu bölgede de devlet memurluklarının çoğu, sanayi ve ticaretin büyük bir kısmı Ermenilerin elinde idi. Müslüman halk ise genellikle çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmaktaydılar. Bölgede rahat bir hayat süren Ermenilerin huzuru, komitecilerin buralarda teşkilatlanmalarıyla bozulmuştur. Rus Konsolosu General Mayevski’nin de "Van-Bitlis Vilayetleri Askeri İstatistiği" adlı raporunda belirttiği gibi: “Komitecilerin girmediği yerlerde Ermeniler rahat etmişlerdir”. Çünkü komiteciler girdikleri yerlerdeki Ermeni halkı haraca bağlayarak, hükümet aleyhine faaliyete zorlanmış ve isyana teşvik ederek sürekli baskıya maruz bırakmışlardır.

1914’te Osmanlı Devleti’nin seferberlik ilan etmesinden sonra Van ve çevresin­deki Ermeniler, komitecilerin talimatıyla harekete geçtiler. Bundaki amaçları, Kafkasya Ermenileriyle birlikte Rusların ilerlemesini kolaylaştırmaktı. Çünkü bu bölge Rusya’ya yakın ve Rus işgali altında bulunan Azerbaycan ile sınır komşusuydu. Birliklerinden silah ve mühimmatlarıyla firar eden Ermeniler, komiteciler etrafında toplanmaya baş­lamışlardı.

I. Dünya Savaşı ilan edilince silahlı gruplar, Ermeni bile olsa kendilerini destekle­meyen herkese saldırmaya başlamışlardı.

20 Mayıs 1915’te Ermenilerin öncülüğündeki Ruslar Van’ı işgal etmiş, 23 Mayıs 1915’te de Adilcevaz’ı işgal ederek Doğu Anadolu’daki işgallerini devam ettirerek ilerlemişlerdi. Bu işgalle beraber tüm bölgede olduğu gibi Adilcevaz halkı da gerek Rus birliklerinin ve bu birliklerin içerisinde bulunan “Ermeni İntikam Tugayları’nın” gerekse yörede yaşayan Ermenilerin yerli Müslüman Türk halkına yaptığı baskı, katliam ve yağmalama hareketleri karşısında bölgeden başta Urfa, Antep, Maraş olmak üzere Mardin ve Diyarbakır’a göç etmişlerdir.

Anadolu’da ölüm kalım mücadelesi devam ederken Ermenilerin bu davranışları, savaşın başarılı olabilmesi için onların zararsız hale getirilmesi gerektiği kanısını verdi. Ermenilerin savaş süresince cepheleri etkileyebilecek bölgelerden, özellikle de Doğu Anadolu Bölgesi’nden çıkarılarak Irak ve Suriye’nin içlerine yerleştirilmeleri (tehcir) tedbirlerine başvurulmaya başlandı. Ermenilerin isyan ve katliamları, Nisan 1915 sonla­rında başladığına göre, Mayıs’ta tehcir başlatılmış olabilir. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan bir muvakkat kanunla orduya tehcir yetkisi verildi. 30 Mayıs günü Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) kararıyla, tehcir süresiz oluyordu. Ermenilerin boşalttığı yerler mu­hacirlere verilecek, buna karşılık Ermenilere mal ve mülklerinin karşılığı ödenerek yer­leştirildikleri bölgede eski maddi düzeylerini bulmaları, yoksul olanlara da iskân imkan­ları sağlanacaktı. Fakat daha sonra, tehcir edilenlerin mal ve mülkleri komisyonlarca hazırlanacak mazbatalar üzerine mahkemelerce tasfiye olunacaktı. Taşınmazların ev­kaf ve hazinece bedelleri ödenecek, taşınırlar satılacak; elde edilen paralar, mal sahiple­rine verilecekti.[2]

Ermenilerin Rus desteğiyle devam eden zulümleri, 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litowsk Antlaşması’yla Rusların bölgeden çekilmeye başlaması ve Nisan 1918’de Türk ordularının bölgeye girmesiyle sona ermiştir. Yalnız Rus orduları, buralardan çekilirken ellerindeki silah ve malzemelerin çoğunu Ermeni ve Nasturi çetelerine bıraksa da bu durum Ermenilerin tek başına bölgede tutunmasına yetmemiştir. Çünkü Türk ordusu, Rusların çekilmesinden sonra nisan ayında bölgeye tamamen hakim olmuştur. Bu arada 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan birkaç gün sonra İngilizler, bölgeye çok yakın olan Musul bölgesini işgal ederek Türk ordusundan kaçan Ermeni çetelerini teşkilatlandırıp Türklere karşı kışkırtmaya başladı. Ermeniler yeniden cesaretlenerek bölgede katliamlara giriştiler.

Artık Ermenilerin zulümlerinin çığırından çıkması üzerine Ermenistan üzerine sefer düzenlendi. Ermenistan hükümetinin isteğiyle 3 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre, isteyen Ermeniler bir yıl içerisinde göç edebileceklerdi ve diledikleri her türlü eşyayı yanlarında götürebilecek, çürüyen cinsten olan malları açık artırma ile satılarak bedelleri onlara verilecekti. Bu antlaşmadan sonra kimi Ermeniler göç etmiş kimi yine eskiden olduğu gibi bölgede kalmış kimi ise çevreye dağılarak komitecilik hareketlerine devam etmişse de bir sonuç elde edememiştir.[3]

Tüm bu olaylar yaşanırken Adilcevaz’ın yerli halkı, baskı ve zulümlerden kurtulmak için başta Urfa, Antep olmak üzere Maraş, Mardin, Diyarbakır ve Anadolu’nun değişik yerlerine göç etmişlerdir.

Adilcevaz’dan, ilk önce Türklerin daha sonra da Ermenilerin göç etmesiyle birlikte boşalan yerlere Kafkaslar ve İran’dan gelen Çerkez, Kürt ve Acemler yerleşmişlerdir. İlk zamanlar köylere ya da kırsal alana yerleşen bu insanlar, 1980’den sonra ilçe merkezine göç etmeye başlamışlardır. Adilcevaz’dan diğer illere göç eden yerli halk ise 1918’den sonra geri dönmüşse de asıl çoğunluğu, 1930-1940’lı yıllarda tam dönüş yapmıştır.[4]

Khalkolithik Devirle birlikte başlayan ve birçok uygarlığın izlerini taşıyan Adilcevaz tarihi, 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletine bağlı şirin ve köklü bir ilçe olarak devam etmektedir.

İDARİ YAPI

Adilcevaz ilçesinin idari yapısını incelerken, daha önce tarihçe bölümünde açıkla­dığımız bilgilerden yola çıkacağız. Günümüze kadar gerek jeopolitik konumundan ge­rekse topraklarının bereketli olması ve ikliminin de karasal iklim yaşanan bir bölgede bulunmasına rağmen ılımanlığından dolayı birçok uygarlığa sahne olan Adilcevaz’la ilgili resmî kayıtlar Osmanlı dönemine, özellikle de 16. yy.ın ortalarına ait (Bu tarih Adilcevaz’ın resmen Osmanlı topraklarına dahil oluşuyla doğru orantılıdır) olup çalışmamızda da başlangıç noktası olarak alınacaktır.

İdari birimlere geçmeden önce, çalışmamızda karşılaşacağımız bazı terimleri kısaca açıklamakta fayda olabilir.

Beylerbeylik: Osmanlı Devleti’nde idari taksimattaki ünitelerin en büyüğüdür.

Eyalet:Beylerbeyliğinden daha küçük ünite.

Sancak/Liva: Osmanlı Devleti’nde eyaletle nahiye arasında kalan yönetim bölü­müdür.

İlçe:Yönetim bakımından yurt bölümlemesinde ilden sonraki bölüm.

Bucak(Nahiye): İlçelerin bir müdürle yönetilen bölümlerinden her biri.

Osmanlı İmparatorluğunda uzun süre Adilcevaz Sancağı olarak karşımıza çıkan bu bölge; Adilcevaz, Ahlat ve Sarusu nahiyelerinin birleşmesinden meydana gel­mektedir. Şunu da önemle belirtmemiz gerekir ki bu sancağa bağlı beldeler zaman içerisinde Bitlis Sancağı (Ahlat), Erciş Sancağı (Sarusu) gibi çevredeki sancaklara da tabi olmuşlardır. Elimize geçen en eski tarihi belgeler bizleri 1540’lı yıllara kadar götürmektedir. 1540 tarihli Tapu Tahrir defterlerine baktığımızda, Van Beylerbeyliğine tabii Adilcevaz Sancağına bağlı nahiyeler, Adilcevaz ve Sarusu’dur.[1] 1556 tarihinde ise Adilcevaz Sancağına; Adilcevaz, Ahlat ve Sarusu nahiyeleri bağlı olarak görülmektedir.[2] Yukarıda da değindiğimiz gibi, zaman içerisinde sancağa bağlı nahiyeler farklılık arz etmektedir.

1540 yılında yapılan tahrirde Adilcevaz Sancağı, Adilcevaz ve Sarusu nahiyelerinden oluşan bir sancak olup; Ahlat, Bitlis sancağına bağlı bir nahiyedir.[3] Ancak Kuyûd-ı Kadime Arşivi’nde bulunan 109 numaralı defterdeki Bitlis Livası Kanunname’sinde, Adilcevaz ve Ahlat’ın Bitlis Sancağına bağlı bir nahiye olduğu belirtilmektedir.[4] Muhtemelen Adilcevaz ve Ahlat ilk fetih yıllarında Bitlis Sancağına bağlı bir nahiye olarak teşkilâtlandırılmıştır.

1534 yılında Van’ın fethedilmesi ve bir beylerbeylik olarak teşkilâtlandırılması kalıcı olmamıştır. Bundan dolayı 1548 yılına kadar Adilcevaz Sancağı, Diyarbekir Beylerbeyliğine bağlı bir sancak olarak taksimatta yer almıştır.[5]

1548 yılında Van’ın ikinci kez fethinden sonra Van Beylerbeyliği kurulmuştur.[6] Van Beylerbeyliğinin kurulmasından sonra, daha önceleri Diyarbekir Beylerbeyliğine bağlı olan Adilcevaz ve Bitlis, Van Beylerbeyliğine bağlı bir sancak olarak idari taksi­matta yer almış ve bu statüsünde devam etmişlerdir.[7]

1556 tarihli Adilcevaz Sancağı idari taksimatına bakacak olursak;[8]
Nahiyesi Köy Mezra

-------------------------------------------

Adilcevaz 32 21

Ahlat 28 33

Sarusu 44 34

-------------------------------------------
Toplam 104 88

1556 tarihli tahrir defterinde, Adilcevaz Nahiyesine bağlı köylerin isimleri ise;

(+) Arcere (Akçıra), (+) Arin (Göldüzü), (+) Arinçküs (Kavuştuk), Atrun, Avzar, (+) Daşhun, (+) Dekis (Evrenpaşa), (+) Deraphur, Dirican, Ekin, Erzifak, Eskisor, (+) Haskündürük (Bahçedere), (+) Horans (Karşıyaka), İncekesrük, İrşihar, (+) Kara Keşiş (Yarımada), (+) Karaşeyh, (+) Kasuh, (+) Koğos-ı Süfla, (+) Koğos-ı Ülya (Yolçatı), Kozil, (+) Köçeri (Erikbağı), (+) Mastafa (Yıldız), Mührür, (+) Norşin (Heybeli), (+) Norşun (Harmantepe), (+) Peşne Kömür (Kömürlü), (+) Süphan-ı Süfla (Aşağı Süphan), (+) Süphan-ı Ülya (Yukarı Süphan), Vanek Köçeri, (+) Virangazi (Çanakyayla).[9]

Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine girmesinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu­şuna kadar ki yaklaşık 400 senelik dönem içerisinde Adilcevaz, çoğu zaman Van Eyaletine bağlı bir sancak olarak varlığını devam ettirmiştir. Bu uzun dönem içerisinde bazı değişikliklere de rastlamaktayız. Mesela; 1864 yılında Van, Bitlis, Erzurum, Çıldır, Kars, Beyazıd, Muş ve Erzincan sancakları birleştirilerek Erzurum vilayeti oluşturul­muştur.[10] Dolayısıyla Adilcevaz’da Erzurum’a bağlanmıştır. 1879 tarihinde Van, yeniden vilayet merkezi olmuş ve Adilcevaz yeniden Van’a bağlı hale gelmiştir.

29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte yeni bir oluşum sürecine giren idari yapılanmayla beraber, 1926 yılında yapılan idari bir değişiklikle Adilcevaz ilçesi nahiyeye dönüştürülerek, Ahlat’a bağlanmıştır. 1929 yılında Bitlis’in Muş’a bağlı bir ilçeye dönüştürülmesine kadar Adilcevaz Bitlis’e bağlıdır. 1929’da Ahlat, Van’a bağlanınca Adilcevaz’da Van’a tabii olmuştur. 25 Aralık 1935’te Bitlis’in yeniden il olmasıyla birlikte Ahlat bu ile bağlanıyor.[11] 1926’dan itibaren 27 yıl boyunca bucak olarak kalan Adilcevaz, 1953 yılında tekrar ilçe haline dönüştürülüp Bitlis’e bağlanmıştır.[12] 

2003 yılı itibariyle Adilcevaz ilçesi 1 belde (Aydınlar), 28 köy (Akçıra, Akyazı, Aşağı Süphan, Aygır Gölü, Bahçedere, Cihangir, Çanakyayla, Danacı, Dizdar, Erikbağı, Esenkıyı, Göldüzü, Gölüstü, Gümüşdöven, Harmantepe, Heybeli, İpekçayır, Karakol, Karaşeyh, Kavuştuk, Karşıyaka, Kömürlü, Mollafadıl, Örentaş, Yarımada, Yıldız, Yolçatı, Yukarı Süphan), 8 mahalleden (Alacatlı, Atatürk, Cevizli, Çayır, Evrenpaşa, Hıdırşah, Kaleboynu, Orta) oluşmaktadır.

Bu yerleşim yerlerinden hakkında kısaca bilgi verecek olursak:

Akçıra Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 43 km. uzaklıkta olan bu köy, 179 hane olup, 1110 kişilik nüfusa sahiptir.

Akyazı Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 40 km. uzaklıkta olan bu köy, 314 hane olup, 423 kişilik nüfusa sahiptir.

Aşağı Süphan Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 14 km. uzaklıkta olan bu köy, 93 hane olup, 876 kişilik nüfusa sahiptir.

Aydınlar Beldesi: Adilcevaz ilçe merkezine 25 km. uzaklıkta olan bu belde, 297 hane olup, 4902 kişilik nüfusa sahiptir.

Aygırgölü Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 8 km. uzaklıkta olan bu köy, 15 hane olup, 72 kişilik nüfusa sahiptir.

Bahçedere Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 11 km. uzaklıkta olan bu köy, 138 hane olup, 1428 kişilik nüfusa sahiptir.

Cihangir Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 27 km. uzaklıkta olan bu köy, 38 hane olup, 337 kişilik nüfusa sahiptir.

Çanakyayla Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 15 km. uzaklıkta olan bu köy, 100 hane olup, 686 kişilik nüfusa sahiptir.

Danacı Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 10 km. uzaklıkta olan bu köy, 26 hane olup, 170 kişilik nüfusa sahiptir.

Dizdar köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 19 km. uzaklıkta olan bu köy, 20 hane olup, 127 kişilik nüfusa sahiptir.

Erikbağı Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 14 km. uzaklıkta olan bu köy, 58 hane olup, 356 kişilik nüfusa sahiptir.

Esenkıyı Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 23 km. uzaklıkta olan bu köy, 32 hane olup, 260 kişilik nüfusa sahiptir.

Göldüzü Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 30 km. uzaklıkta olan bu köy, 147 hane olup, 1224 kişilik nüfusa sahiptir.

Gölüstü Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 17 km. uzaklıkta olan bu köy, 20 hane olup, 151 kişilik nüfusa sahiptir.

Gümüşdöven Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 38 km. uzaklıkta olan bu köy, 123 hane olup, 419 kişilik nüfusa sahiptir.

Harmantepe Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 8 km. uzaklıkta olan bu köy, 89 hane olup, 620 kişilik nüfusa sahiptir.

Heybeliada köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 38 km. uzaklıkta olan bu köy, 123 hane olup, 1033 kişilik nüfusa sahiptir.

İpekçayır Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 16 km. uzaklıkta olan bu köy, 41 hane olup, 230 kişilik nüfusa sahiptir.

Karakol Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 22 km. uzaklıkta olan bu köy, 25 hane olup, 160 kişilik nüfusa sahiptir.

Karaşeyh köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 38 km. uzaklıkta olan bu köy, 49 hane olup, 525 kişilik nüfusa sahiptir.

Kavuştuk Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 36 km. uzaklıkta olan bu köy, 128 hane olup, 982 kişilik nüfusa sahiptir.

Karşıyaka Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 36 km. uzaklıkta olan bu köy, 128 hane olup, 535 kişilik nüfusa sahiptir.

Kömürlü Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 36 km. uzaklıkta olan bu köy, 91 hane olup, 974 kişilik nüfusa sahiptir.

Mollafadıl Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 50 km. uzaklıkta olan bu köy, 55 hane olup, 357 kişilik nüfusa sahiptir.

Örentaş Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 43 km. uzaklıkta olan bu köy, 27 hane olup, 124 kişilik nüfusa sahiptir.

Yarımada Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 52 km. uzaklıkta olan bu köy, 50 hane olup, 312 kişilik nüfusa sahiptir.

Yıldız köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 12 km. uzaklıkta olan bu köy, 22 hane olup, 154 kişilik nüfusa sahiptir.

Yolçatı Köyü:Adilcevaz ilçe merkezine 8 km. uzaklıkta olan bu köy, 32 hane olup, 197 kişilik nüfusa sahiptir.

Yukarı süphan Köyü: Adilcevaz ilçe merkezine 15 km. uzaklıkta olan bu köy, 99 hane olup, 1440 kişilik nüfusa sahiptir.

 NÜFUS

 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, 1927 yı­lında ilk defa yapılan genel nüfus sayımında Adilcevaz nahiyesinin bağlı bulunduğu Bitlis ilinin genel nüfusunun 90.631 kişi olduğunu tespit etmemize rağmen, Adilcevaz’la ilgili resmi verilere ilk olarak 1955 tarihi itibariyle rastladık. O tarihten günümüze kadar Adilcevaz’ın nüfus durumuna bakacak olursak;
 
  Yıllar Merkez Nüfus Toplam  

1955 4 093 14 887  

1960 4 615 12 538  

1965 4 713 15 235  

1970 7 557 18 413  

1975 9 022 20 778  

1980 10 342 23 483  

1985 12 393 27 332  

1990 10 103 26 950  

1996 15 651 33 990  

(DİE, Genel Nüfus Sayımları Verileri)

Nisan 2002 tarihli Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre Bitlis ilinin %0 72 artış hızıyla yıllık nüfus artış hızı en yüksek olan ilçesi Adilcevaz’dır. Ayrıca Adilcevaz %0 124,7 ile şehir nüfus artışının da en fazla olduğu ilçedir.

 

Toplam Nüfus Şehir Nüfusu Köy Nüfusu  

--------------------- -- ----------------- ------------------  
  55 358 35 174 20 184

 

Yasin İPEK’in ''Tarihle doğanın buluştuğu yer Adilcevaz'' isimli kitabından alınmıştır.

Bu haber toplam 12943 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.