1. YAZARLAR

  2. Doç. Dr. Zeki TAN

  3. Adam Yerine Konulmak
Doç. Dr. Zeki TAN

Doç. Dr. Zeki TAN

ÖĞRETİM ÜYESİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Adam Yerine Konulmak

A+A-

Biyografi okumayı ve koleksiyonunu yapmayı seviyorum. Bulabildiğim biyografileri iş yoğunluğuna rağmen okumayı ihmal etmiyorum.

Zaman zaman çok anlamlı ve dolu dolu hayat tecrübesine sahip olupta yaşadıklarını üşenmeden, yazsam da kimse okumaz veyahut uğraşmaya değmez türü bahanelerle yazmayanlardan canlı olarak   dinlediğim hatıralar benim için "yol haritası" olmaktadır. Bu sebepten hatıra dinlemeyi, yazmayı ve paylaşmayı çok severim.

Prof. Dr. Şadi Eren Hoca da hatıra küpüdür. Bazen yürüyüşe çıktığımızda küpten sızdırdıklarımızı severek dinlerim. Hoca derslerde de gençler için "yol haritası" olsun diye Hollanda (üç yıl Hollanda'da öğretim üyeliği yaptı) ağırlıklı olmak üzere sık sık hatıra anlatır. Hatta derslerin birinde hoca öğrencilere imtihandan sorumlu olacakları konuları söyleyince öğrencilerden birisinin muzipliği tutar "hocam! İmtihanda hatıralardan da sorumlu muyuz" diyerek hocayı acıda olsa tebessüm ettirmişti. 

Prof. Dr. Şadi Eren Hocaya da hatıralarını yazmasını söyledim.  O da her zaman ki gibi hani taşı gediğine koymak derler ya "yaşlılar hatıraları ile gençler de idealleri ile yaşarlar" diyerek geçiştirdi.  İnşaallah yazar.

Bitlis/Adilcevaz'da ilçe müftülüğü yaptığım (2008-2010) yılları arasında bazı gözlem ve hatıralarımı yazıya geçirdim. Farklı Kültürlerin Ebrusu Âdilcevâz,  Ark Yayınları, İst. 2013. Tarihinde kitaplaştırdım. Yani yazarak düşündüm. Kitaba bazı akademik araştırmalara atıf yapılması şunu gösterdi. Bazı olaylar bugün itibariyle bizim için fazlaca anlamlı olmayabilir. Fakat sonradan gelen araştırmacılar için "yazılı metin" vesikadır.

Toplum olarak sözlü ve görüntülü medyanın baskısı altında ezildik. Kalem-kitap-defter-yazı yazma gibi kavramlara uzak yaşıyoruz.

Toplumların hafızası yazılı vesika ve metinlerdir. Geçmişi yazılı metinler üzerinden okuyoruz. Geleceğe ışık tutma, problemleri çözmede tarihe müracaat ediyoruz. Gelecek nesillere yazılı metin bırakmamak hafızaya kayıt yapmamaktan farksızdır.

Bugün üniversitelerde dedesinin Çanakkale savaşında eşine yazdığı özlem ve hüzün dolu mektuplarından ve notlarından tezler yazan ve bu belgeler üzerinden Çanakkale savaşları hakkında farklı yorumlar yapanlar bile var.

Kalem Sûresinde "yazılan satırlara ve kaleme dikkat çektiği" gibi eli kalem tutanların gelecek nesillere bilgi ve belge bırakmasına işaret eder. Asıl konumuza gelelim.

Yakında dinlediğim eski hatıralardan birisi de Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Eski Rektörü (Azeriler eski rektör anlamında "köhne rektör" derler) Prof. Dr. Ömer Rıza Akgün'e aittir. Hocamız halen çok çevik, hızlı ve canlı bir hafızaya sahip. Muhtemelen bu ülkemizin güzide eğitim kurumlarından olan Orta Doğu Teknik Üniversitesi mezunu bir de mühendis kökenli olmasından kaynaklı olabilir.

 Prof. Dr. Ömer Rıza Akgün Hoca rektörlük yaptığı dönemden kendisini hüzünlendiren şöyle bir hatırasını paylaştı. Ben kendisine hocam bunları bana anlatıyorsunuz. Bunlar çok güzel hatıralar niçin yazmıyor sunuz? dediğimde biraz da sen yaz. Ben ileride yazarım. dedi.

Ben de en azından bazı hatıralarını yazıp tarihe not düşeyim istedim. Toplum olarak konuşarak düşünüyoruz. Halbuki yazarak düşünsek tarihe not düşmüş oluruz.

Prof. Dr. Ömer Akgün Hoca birazda  içerleyerek belki de eski günlerin tatlılığından olsa gerek şunları anlattı:  "Zaman zaman üniversitenin bazı işlerini takip etme veyahut başka maksatlarla meclisi ziyaret ederdim. Bu ziyaretlerin birisinde "Eğitim Komisyonuna" uğradım. Komisyonda bulunan görevli bana oturduğu güzel lüks deri lüks koltuğundan kalkmayarak hoş geldin dedi.

Sadece elini uzatmakla yetindi. Ne de olsa oturduğu koltuğa ter döküp emek vererek gelmeyip birisi tarafından "lütfedilerek" sahip olmuştu.

Ben de elini sıktım fakat gelişimden pek fazla memnun kalmadığını anladım. Çay ısmarladı. Çaylarımızı beraber içtik. Sohbet ederken kapı çalındı içeriye birisi girdi. Fakat uğradığımda yerinden isteksizce kalkan beyefendi (!) hemen oturduğu koltuktan fırlayarak kırk yıllık dostunu yeni görmüş gibi "kıymetli muhtarım hoş geldiniz!" diyerek odanın ortasında karşıladı.

Bu durumu görünce oldukça içerlendim ve şaşırdım. Ben hem akademik kariyerimin son basamağına kadar binbir türlü emek, çile ve ter dökerek geldim. Bir de Yeni de olsa bir üniversitede rektörlük yapıyorum. Sonradan gelen misafir bir köyün veya mahallenin muhtarıdır. Bunları küçümsemek için söylemiyorum. Her insan hatta her can değerlidir ve her insana saygıda kusur edilmemelidir. Beni şaşırtan hatta o an için şoke eden muhtarımıza gösterilen özel ilginin benden esirgenmesidir. Bütün bunları gönül dünyamda mütalaa ederken dayanamayıp sordum. Tabiiki muhtar biraz erken ayrılmıştı.

Ben içeri girerken hem bu kadar neşeli hem de ayakta karşılamadınız. Ben akademik kariyerin son basamağına kadar gelmiş bir ilim adamıyım. Bir de yeni kurulan bir üniversitenin kurucu rektörü olarak nice sıkıntılarla boğuşmaktayım. Bunun sebebini merak ettiğim için soruyorum. İlgili şahıs biraz düşündükten sonra hiç unutamayacağım şu cevabı verdi "Rektör Bey! Senin bize vereceğin (1) bir oyun var. Fakat önemsemediğin bu muhtarın en az yüz oyu vardır."

Bunları duyduktan sonra tarihin miras olarak bize bıraktığı ve halen istifade ettiğimiz eserleriyle andığımız İbn-i Sina'nın "ilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder” sözünü hatırladım. İbn sina'nın yaşadığı dönemin "siyasilerini" birçok insan hatırlamaz. Batı ilim dünyası dahil insanlar İbn-i Sina'yı unutmadı unutacağa da benzemiyor.

Hayatında zihnini zorlayacak kalitede Necip Fazıl'ın "…fikir çilesinden büyük işkence…" dediği iki satır yazmayan birisinin akademik hayatın son basamağına kadar emek ve ter dökerek gelmiş bir ilim adamına söylediği bu sözlerin sahibi toplumda üst seviyede ne yazık ki karşılık buluyor.

Yöneticinin ilim adamına duyduğu saygının bir örneği de Kemalpaşazâde'dir. Kemalpaşazâde katıldığı Mısır seferinde padişahtan büyük ilgi ve itibar görür. Sefer dönüşünde atının ayağından sıçrayan çamurun padişahın kaftanını kirletmesi üzerine Yavuz Sultan Selim’in, “ulemâ ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı zînet ve bâis-i mefharet” olacağını söyleyerek kaftanının ölümünden sonra sandukası üzerine örtülmesi vasiyetinde bulunduğu rivayet edilir.

Bilgiye ve bilim adamına "yüklenen değeri" göstermesi bakımından nereden nereye? Toplumu bilgi toplumu yapmanın yolu ona yüklediğiniz öncelik, değer ve önemdir. Adam yerine konulmak insana kendisini değerli hissettirir. Bilgiye ve bilim adamına verilen değer bağlamında Anadolu'nun bağrından çıkıp Almanya'ya göç etmiş BioNTech şirketinin kurucuları Prof. Dr. Uğur Şahin ve Özlem Türeci, ülkenin en üst düzey "Yıldızlı Liyakat Nişanı'na" layık görüldü. BM Genel Sekreteri Guterres, Şahin-Türeci çifti için “Kendilerine buradan saygılarımı sunuyorum. Aşının geliştirilmesine büyük katkılarından dolayı kendilerine şükranlarımı sunuyorum. Bütün Almanlar, ikisinin performansıyla gurur duymalıdır."

Ne güzel söylemiş söz ustası  “Marifet iltifata tâbidir, müşterisiz meta/mal zâyidir." Bir toplumda yapılan ilmi ve akademik faaliyetler takdir edildiği müddetçe daha da gelişir. Başarılar devam eder.  Batı dünyasının "Nobel Ödülleri" kaliteli bilgi üreten insanlara verilen bugün itibariyle en değerli ve anlamlı ödüldür.

Bir ilim adamı olarak sayısını benim bilmediğim kadar öğrenci yetiştirdim. Bunların karşılığında insanlardan özel olarak beklentim yoktur. Fakat bir muhtara daha çok oy getirecek diye gösterilen saygı ve hürmet ilim adamından esirgenirse daha alacağımız çok yol vardır."

Söz Hatıralardan Açılmışken Devam Edelim.

Yakın zamanda vefat eden Doğan Cüceloğlu'nun başından geçen bir hatırayı Muhsin Kızılkaya'nın anlatımı ile nakledeyim. "Amerika’da “bilişsel psikoloji” üzerine doktora yaparken, günün birinde çok ünlü bir psikolog olan (adını da söyledi ama aklımda kalmamış) hocalarından birisinin yanına gitmek istemiş. Varmış hocanın kapısına, çalmış kapıyı, girmiş içeri.

Hoca büyükçe bir odada, bir berjer koltuğa oturmuş, arkasında bir okuma lambası yanıyor, ayaklarını uzatmış bir pufa, elinde bir kitap var, içeri birisi mi girdi, umurunda değil.

Hocanın tam karşısında da bir kanepe var. Kanepenin ayaklarının dibinde de henüz bir yaşına basmamış küçük bir çocuk, kanepeyle savaş halinde...

Kapıyı kapatmış öğrenci; hocasının, gelişinden haberi var ama bana mısın demiyor. Beklemeye başlamış. Bakalım hoca ne zaman konuşacak kendisiyle? Öyle beklerken bir yandan da göz ucuyla çocuğa bakıyor.

Çocuk kanepenin önünde ha bire debeleniyor. Tutunuyor kanepeye ayağa kalkıyor, tırnaklarını bir yere geçiriyor, ıkınıyor, yükselmeye çalışıyor, bir türlü kanepeye çıkamıyor; tam çıktım derken küt diye yere yuvarlanıyor.

Öğrenci Türkiye’den gitmiş. Çocuğun debelenmesini gördükçe, kısa bir süreliğine hocasını unutup çocuğa veriyor dikkatini. Çocuk kanepeden düştükçe, sanki kendisi düşüyormuş gibi oluyor; yazık değil mi bu sabiye? Birisi yardım etsin!

Arada bir de hocasına bakıyor, hoca hiç oralı değil ne onu ne çocuğu görüyor sanki, kitabını okumaya devam ediyor. Hocayı bırakıp tekrar çocuğa bakıyor. Bu kaçıncı denemedir? Bu kaçıncı düşüştür? Her defasında büyük bir başarısızlık, büyük bir hezimet ama çocuğun hiç pes etmeye niyeti yoktur. Sanki hiç o kanepeden düşmemiş gibi, her düşüşün ardından tekrar aynı denemeye sil baştan girişiyor.

Bir ara, artık yufka Türk yüreği bu seyirlik oyuna daha fazla dayanamayan ve küçük bir çocuğa yardımım olsun da onu bu zahmetli çabadan kurtarayım diye düşünen öğrenci, hocanın oradaki varlığını hiçe sayarak hızlı adımlarla çocuğa doğru yürüyor. Çocuğu koltuk altlarından tutup kanepeye oturtuyor.

Oh be!

Sonra da gerisin geri yerine geçip yerinde beklemeye devam ediyor.

Yardımsever Türk öğrencisinin bu davranışını gören hoca, elindeki kitabı bir yere bırakıyor, okuma gözlüklerini çıkarıyor ve öğrencisine sert bir sesle:

“Sen ne yaptın?” diye soruyor.

“Hiç, çocuğu kanepeye koydum.”

“Ben onu kanepeye koymayı bilmiyor muydum?”

“Ne bileyim, onu öyle görünce...” gibi bir şeyler geveliyor.

Profesör bu kez öğrencisine, hayatının en önemli dersini veriyor:

“Ben kitap okurken, bir yandan da gözüm ondaydı. Ne yaptığının farkındaydım. Ona bilerek müdahale etmedim. Düşe kalka o kanepeye tırmanmayı öğrenmesini bekledim. Ama sen ne yaptın?”
“Ben ne yaptım?”
“İyilik yapayım derken, dünyanın en büyük kötülüğünü yaptın ona.”
“Niye ki?”

“Çünkü kendisi çıkabilseydi o kanepeye, oraya çıkmayı öğrendiği için büyük bir zafer kazanacak, sonra dönüp babasına bakacaktı. Ben de baş parmağımı ona gösterip zaferini kutlayacaktım. Ama sen onun bu sevincini elinden aldın. Zaferini çaldın!”

Şimdi bu yazıyı buraya kadar okumuş olan herkesi düşünmeye davet ediyorum:

Zaferinizi kaç defa çaldılar acaba sizden?"

Doğan Cüceloğlu gözlem yapmayı çok sevdiğini anlatırdı. Yaptığı gözlemler sayesinde birçok olayı anladığını ve anlamlandırdığını söylerdi. Bu meyanda başından geçen bir gözlemini de şöyle anlatır.

Amerika’dan gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, “helal” dedim.
Anlamadı.
Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.
Anlatmaya çalıştım.
"Helal” kavramını daha iyi anlatabilmek için “haram” kavramını anlatmaya çalıştım.
Suyu sana "helal" ediyorum, için rahat olsun dedim.
Helal etmesen ne olur, dedi.
“Kul hakkıyla karşıma gelmeyin” anlayışından söz ettim.
Dikkatle dinledi.
Bu dediğin bir "değer" olarak yaşıyor mu, yoksa bir "slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu."
Ne fark eder eder, diye sordum.
Gerçekten bir "değer" olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde "rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir," insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız gerekir, diye düşünüyorum dedi.
Yüzüne baktım.
Göz göze bakıştık.

Yalan söyleyemedim. "Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz. Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor."

Örneğin, "rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir."
Ve bunu herkes bilir. "Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar." Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan,
Yüce Allah’ın; "karşıma kul hakkıyla çıkmayın,” dediği bir dinimiz olduğu söylenir.
Bunu rüşvet alanlar söyler.
Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız.
Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz.
Peki, neden böyle, diye sordu.
Çünkü "biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz," dedim. “Mış Gibi Yaşamlar” adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim."

"Mış gibi" tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.
Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, Len yetti gari çok sorma, suyumu haram ederim yoksa, dedim. Gerçekten de "yaşlılar hatıraları ile gençler de idealleri ile yaşarlar."
Not: İlahiy vahiy kendisine inananları belli ölçüleri olan "standartları" (Bakara 2/143) olan bir ümmet/topluluk olarak anlatır. Ne yazık ki inanan insanlar da ölçüsüzlük ve dengesizlik toplum hayatında görünür oldu.

Bu yazı toplam 1711 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yazılan yorumlar hiçbir şekilde www.adilcevaz13.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.
8 Yorum